Yeni Başlayanlar İçin Kürt Meselesi
24 Ekim 2008
1.
“Eskiden Türk-Kürt yoktu, sadece Müslüman vardı” demeyeceğim. “Türk-Kürt” eskiden de vardı. Ama teferruat olarak vardı. Aslolan İslam kardeşliği idi. Türkmenler, Kürtler, Araplar, Berberiler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar vs, vs, vs, Devlet-i Aliye’nin “milletler sistemi”nde külliyen “Millet-i İslam” diye anılırdı. Bununla beraber Türkmen’in Türkmen, Kürt’ün Kürt, Arap’ın Arap olduğu da bittabii ifade edilirdi. “Bittabii” ifade edilirdi, zira insanlığı kavimlere / ırklara / halklara ayıran Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden sual olunmazdı. Farklı kavimlere mensup Müslümanların farklı diller konuşmalarını yahut farklı kisveler giymelerini yadırgamak kimsenin aklının ucundan geçmezdi. Böyle bir şey kimsenin aklının ucundan geçmeyince, Kürt’ün Kürtçülük yapması filan da sözkonusu olmuyordu tabii. Fransız İhtilali’nin estirdiği milliyetçilik rüzgârları Osmanlı ülkesini kasıp kavururken, “Jön Türkler” ayrılıkçı hareketleri alabildiğine kışkırtırken, hatta Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı’ya isyanın Frenkler tarafından ulus devletle ödüllendirileceğine kesin gözüyle bakılırken bile Kürtlerin ezici çoğunluğu “etnik” kimliklerini teferruat olarak görmeye devam ederek “Millet-i İslam”ın birliği ve dirliği davasına sadık kaldı; az sayıdaki ayrılıkçı Kürt aydınına değil, Kürt’le Türk’ün ayrılmazlığını vazeden Bediüzzaman Said Nursi gibi âlimlere itibar etti.
2.
Müslümanlar arasında birlik esas, “etnik” farklılıklar teferruattır. Ama teferruata gereken ehemmiyet verilmezse, teferruatın icapları yerine getirilmezse, teferruatı görmezden gelen yahut yok sayan bir tarz-ı siyaset benimsenirse teferruat öyle büyür, öyle büyür, öyle büyür ki, esası gölgeler. Yaradılıştan gelen özelliklerinin bastırılmaya çalışılmasına isyan “etnik” gruplar, dertlerine çare sunmayan birlik-beraberlik söylemlerini adaletsizliğin bekasına hizmet eden propagandalar olarak görür ve itici bulur. Adalet yoksa birliğin sahiciliği de yoktur. Onun için, “Millet-i İslam”ın yerine “Türk Milleti”ni koyan ve “Ergenekon”lu, “Bozkurt”lu, “asil kan”lı bir Türklük retoriği geliştiren, “Kürt diye bir kavim yoktur, Kürtler aslen Türk’tür, karda yürürken çıkan kart-kurt sesinden Kürt kelimesi türemiştir” diye özetleyebileceğimiz bir inkâr siyaseti uygulayan, üstelik Türk-Kürt birliğinin dayandığı hilafet müessesesini kaldırıp İslami referansları terk eden Cumhuriyet idaresi, Kürtlerin şiddetli tepkisiyle karşılaştı. ‘Bizi Türklerle bir arada tutan şey şeriat ve hilafetti. Türkler şeriatı terk edip hilafeti kaldırdıklarına göre ayrılık vakti gelmiştir’ diyen Şeyh Said, isyan bayrağını çekti. Zamanla bu dînî tepkinin yerini ırkçı / milliyetçi cereyanlar aldı. Kürt’ün Kürt olarak varlığını inkâr eden Türk ırkçılığı / Türk milliyetçiliği kaçınılmaz olarak Kürt ırkçılığını / Kürt milliyetçiliğini doğurdu.
Gerçi Türk milliyetçiliğinin ırk esasına dayanmadığı, Mustafa Kemal Paşa’nın “Ne mutlu Türk olana” değil “Ne mutlu Türk’üm diyene” dediği, dolayısıyla Türklüğün bir “ruh hali” ve bir vatandaşlık bağı olarak görülmesi gerektiği yaygın olarak ifade ediliyordu, ama Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılına damgasını vuran ve sonraki yıllarda da doğru dürüst tashih edilmeyen ırkçı retoriğin açtığı derin yarayı kapatmak mümkün olmadı. Cumhuriyetin ilk döneminde “Kürt’e yine Kürt diyeceğiz, Çerkez’e yine Çerkez diyeceğiz, kimsenin ırkını yok saymayacağız, kimsenin anadilini yasaklamayacağız, kimsenin örfüne-adetine karışmayacağız; Türk’ü sadece vatandaşlık ismi olarak benimseyeceğiz” denilmiş olsaydı, belki “Kürt Meselesi” diye bir şey çıkmayacaktı. (Nitekim Demokratik Toplum Partili milletvekili Selahattin Demirtaş, Kürt meselesiyle ilgili bir televizyon programında, Osmanlı’daki İslam Milleti anlayışının yerine doğru dürüst bir anlayışın konulamadığına dikkat çekerek, ‘cumhuriyet tarihinin ilk döneminde Türklük bir etnisite tanımı olarak değil de vatandaşlık tanımı olarak vazedilseydi sorun çıkmazdı’ mealinde bir konuşma yaptı.) Ne yazık ki cumhuriyet idarecileri “Türk ırkının asil kanı”ndan söz etmeyi, insanların kafataslarını ölçererek “Türk ırkı”na mensubiyet derecelerini tespit etmeyi, Göktürklere dayanmayan kelimeleri lügatlerden çıkarmayı vs, vs, vs, tercih ederek tam bir ırkçı asabiyet sergilediler.
Çok partili demokratik sisteme geçiş belli bir yumuşamayı beraberinde getirdi, fakat bu ırkçı asabiyetin izleri silinmedi. “Kürt Meselesi”ni doğuran aymazlık baki kaldı. Gerek devlet ve gerekse milliyetçi hareketler, en ılımlı söylemlerinde bile, Kürt’e ancak “aslen Türk” olarak iltifat etti. Aslen Türk olmamak ayıp bir şeymiş gibi davranıldı. Çocuklarına Kürtçe isimler takmak isteyen anne-babalar en “demokrat”, en “liberal” yönetimler altında bile hakarete uğradı. Değiştirilen Kürtçe köy, kasaba, şehir isimlerinin iadesi hiç gündeme gelmedi. Kürtçe eğitim-öğretim yahut basın-yayın zaten sözkonusu bile olamazdı. 1920′li-30′lu-40′lı yıllarda 16 kere isyan eden, fakat sırf Ezan-ı Muhammedi’ye saygı gösterdiği ve Şeyh Said’in torununu milletvekili yaparak ‘geçmişe sünger çekelim’ mesajını verdiği için Demokrat Parti’nin 10 yıllık iktidarında silahlarını toprağa gömüp umutlu bir bekleyiş içine giren Kürtler, bu iflah olmaz statükoculuğun doğurduğu derin hayal kırıklığına rağmen sabırlarını muhafaza ettiler. Kürt ayrılıkçılığı telkin eden Marksist-Leninist hareketlerin Kürtler üzerindeki etkisi çok sınırlı kaldı. Dini hassasiyetler “etnik” hassasiyetleri bastırdı ve dine mesafeli duran hatta dine cephe alan kadroların önderliği Kürtlerin ezici çoğunluğu tarafından reddedildi. 12 Eylül 1980′e kadar…
3.
12 Eylül 1980′de kurulan askeri yönetim, tek parti dönemindeki amansız despotizmi hortlattı. Kürtçenin sokaklarda konuşulması bile yasaklandı. Kürt’ün “K”sini telaffuz edenin tepesine binildi. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde onbinlerce Kürt, “Türklük gurur ve şuuru kazansınlar” diye, dünyanın en ağır işkencelerinden geçirildi. Tutuklular yüzbaşının köpeğine tekmil vermeye zorlanarak tahkir ve tezyif edildi. Cezaevindeki oğullarını ve kızlarını ziyarete gelen Kürt anaları, tek kelime Türkçe bilmedikleri için (ve tek kelime Kürtçe konuştukları takdirde başlarında bekleyen askerin hışmına uğrayacaklarını bildikleri için) onlarla tek kelime konuşamadılar. İşkenceyle öldürülen çocuklarının cenazelerini teslim alırken onlara ağıt da yakamadılar. “Diyarbakır Cehennemi” diye anılan o cezaevi, marjinal bir ayrılıkçı örgüt olan PKK’yı kitlesel bir hareket dönüştürdü. Cezaevinden sağ kurtulanlar müthiş bir intikam hırsıyla dağa çıkıp PKK saflarına katıldı ve yakınlarının çoğu bunu anlayışla karşıladı. Terörle mücadele adı altında sivil halka reva görülen zulümler (insanların yargısız infazlarla uluorta katledilmesi, köylerin yakılması, devlet hizmetine giren ağaların cinayetlerine göz yumulması vs, vs, vs) bu “anlayış”ı hızla yaygınlaştırdı. Terörle mücadele adı altında yürütülen kirli savaşa Türk kamuoyu ve siyasetinden kayda değer bir tepkinin gelmemesi, tam tersine şovenist eğilimlerin gittikçe şiddetlenmesi de buna hizmet etti. En dindar Müslüman halklardan biri olan Kürtlerin önemli bir kısmı, İslam’a açıkça cephe alan PKK’dan medet umacak kadar çaresiz bırakıldı. Devlete öfke o kadar büyüdü ki, PKK’nın uzantısı olarak görülen Kürt milliyetçisi ‘bölge partileri’ Kürtlerin çoğunlukta olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde (birkaç tanesi hariç) ‘ulusal’ partileri sandığa gömdü.
4.
“Kürt Meselesi”ni birlik ve beraberlik ilkesine bağlı kalarak çözmeye mütemayil olduğu intibaını uyandıran AK Parti’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da birinci parti haline gelmesi, DTP ve dolayısıyla PKK çizgisinin “bölge” için değişmez bir ‘kader’ olmadığını net bir şekilde ortaya koymuştur. Ankara’dan yükselen -veya yükselir gibi olan- sağduyulu sesler, ayrıca anadilde eğitim hakkının teslimi ve geniş kapsamlı bir “eve dönüş yasası” gibi adımlar atılarak “Kürt Meselesi”nin çözüm yoluna sokulmasını talep eden sivil toplum hareketleri (bilhassa Abant Platformu), PKK sempatizanı ola gelen kitlelerde bir değişime yol açtı. Şiddet yolu hızla itibar kaybediyor, marjinalleşiyor.
Ancak şu da bir gerçek ki, PKK’dan uzaklaşan kitleler, PKK’yı doğuran şartların unutulmasını ve PKK sanki durduk yerde ortaya çıkmış gibi davranılmasını içlerine sindiremiyorlar. Dağlardaki akrabalarına onurlu bir eve dönüş imkânı sunmayan çözüm formüllerini de içlerine sindiremeyecekler. Siyasi iktidar onların bu hassasiyetlerini gözeterek “Kürt Meselesi”nin çözümüne yönelik radikal adımlar atmak yerine bu meseleyi içinden çıkılmaz hale getiren klasik terörle mücadele yöntemlerinin ihyası yoluna giderse, rüzgâr tersine dönebilir. Demokratik Toplum Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması da rüzgârın tersine dönmesine hizmet eder. ‘Kürt Kemalizmi’ni temsil eden DTP normal şartlar altında mütedeyyin Kürt halkının desteğini alamazdı, ama şartlar normal değil ve 2 milyon Kürt DTP’ye oy verdi. Bu 2 milyon Kürt’ün oylarını ve dolayısıyla dertlerini-tasalarını yok saymak, haklı bir öfke patlamasına yol açmaktan başka işe yaramaz. DTP’ye oy vermeyen, DTP’ye karşı olan milyonlarca Kürt de böyle bir mahkeme kararını ‘Kürt düşmanlığı’ şeklinde yorumlayarak öfkeyle karşılayacaktır. “Kürt Meselesi”nde barışçı çözüm arayışlarını ve çabalarını ‘terörle mücadelede eski hamam eski tas’ taassubunda boğabilecek bir süreçten söz ediyoruz. PKK’nın son saldırıları ve geçen hafta Diyarbakır’da sergilenen ayaklanma görüntüleri tam da bunu davet ediyor olabilir; ama her davete icap edilmez ki!
5.
“Şehit analarının yanan yürekleri”ne dayanarak barışçı çözüm önerilerini kategorik olarak reddeden, mesela PKK’lılara silah bıraktırabilecek bir ‘siyasi genel af’ın yahut ‘eve dönüş yasası’nın adını duymaya bile tahammül edemeyen, yani ölümleri durdurma yahut hiç değilse azaltma ihtimali bulunan imkânların değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkan ‘şahinler’, lisan-ı hal ile şöyle demiş oluyorlar: “Mevcut şehit anaları yetmez, daha fazla şehit anası isteriz!”. Türkiye bu çılgınların dümen suyunda gidemez! Geniş kapsamlı (istisnasız bütün PKK’lıları içine alan) bir “eve dönüş yasası” da dahil olmak üzere bütün barışçı çözüm imkânlarını sonuna kadar değerlendirmek lazım. Her şeyden evvel, çözüme hizmet edeceği varsayılarak yapılan işlerin (Kürtçe kurslarına izin verilmesi, Güneydoğu’ya yatırımın teşvik edilmesi vs, vs, vs) hayrını görmemizi engelleyen ‘psikolojik duvarı’ yıkmak lazım.
Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmına damgasını vuran “Kürt isyanları”nın sebepleri ve sonuçları ile yüzleşmek, tek parti döneminde ve askeri yönetimler altında gerçekleştirilen vahşi uygulamaların -ayrıca terörle mücadele adı altında işlenen derin devlet suçlarının- tamamen terk edildiğini, devletin değiştiğini ve bu değişimin kat’i olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koymak lazım. Kana bulanmış bir sayfaya ne kadar iç açıcı şeyler yazarsanız yazın, insanların içini açamazsınız. O sayfayı kapatacaksınız, yeni bir sayfa açacaksınız. O sayfayı kapattığınızı ve yeni bir sayfa açtığınızı törenle ilan edeceksiniz. Cumhurbaşkanı, en üst düzey askeri yetkililerin ve yüksek yargı üyelerinin de izleyici olarak hazır bulunduğu olağanüstü bir Meclis oturumunda şöyle bir konuşma yapacak mesela:
“Sevr’in gölgesinde kurulan devlet, derin korkulardan mustaripti. Bu korkular devlete vahim hatalar yaptırdı. Farklı ırkların ve dillerin varlığı bir zenginlik olarak görülmedi, tehdit gibi algılandı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtleri isyanlara sevk eden ağır tahrikler oldu. İsyanları bastırmak adına bölge halkının iflahı kesildi. Bilinç altlarına devlet düşmanlığı kazındı. Bu büyük bir trajedidir ve bu trajedinin başlıca sorumlusu devlettir.
Son çeyrek asırdır yaşanan trajedinin temelinde de devletin vahim hataları yatıyor. Kürtçenin sokaklarda bile yasaklanması, Diyarbakır Cezaevi’nde Kürt kimliğinin sistematik işkenceyle ezilmeye çalışılması, insanların bir köpeğe tekmil vermeye dahî zorlanması, hülasa insanlık haysiyet ve şerefine amansızca taarruz edilmesi pek çok Kürt’ü devlet düşmanı yaptı. Bir dönem bölge halkının kahir ekseriyeti devletle bütün köprüleri atma noktasına geldi. Bunda, PKK ile mücadelede başvurulan bazı hukuk ve insaf dışı uygulamaların da büyük etkisi oldu. Velhasıl, devletin hataları bir ‘Kürt Sorunu’ doğurdu ve bu sorun zaman içinde ayyuka çıktı… Şimdi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak, devletin başı olarak, ordunun başkomutanı olarak geçmişteki bu hatalardan pişmanlık bildiriyor, bunların geçmişte kalacağını taahhüt ediyor, devletin incittiği herkesten devlet adına özür diliyor ve adaleti, barışı, kardeşliği ihya edecek yepyeni bir Türkiye müjdeliyorum. Bu yepyeni Türkiye’de insanlara hiçbir kimlik, hiçbir ideoloji zorla kabul ettirilmeye çalışılmayacak. Bu yepyeni Türkiye’de insanlar kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa öyle kabul edilecekler. Bu yepyeni Türkiye’de Kürt’ün adıyla sanıyla Kürt olarak anılmasında zerre kadar tereddüt gösterilmeyecek. Bu yepyeni Türkiye’de çokluk içinde birliğin izi sürülecek. Bu yepyeni Türkiye’de klasik ulus devlet anlayışı dahil her türlü sistem meselesi masaya yatırılarak özgürce tartışılacak. Ve bu yepyeni Türkiye’nin gerçekten yepyeni bir Türkiye olabilmesi için, silah bırakan bütün PKK’lıların -istisnasız hepsinin- eve dönüş yolları ardına kadar açılarak, binlerce insanımızın hayatına mal olan kirli savaşa kesin olarak son verilecek. Yeni bir sayfa açtık. Önümüzde bembeyaz bir sayfa duruyor. Bu sayfaya ne yazılacaksa hep beraber yazacağız. Sözünü ettiğim yepyeni Türkiye’yi, tartışarak, uzlaşarak, bir orta yol bularak hep beraber kuracağız… Allah yar ve yardımcımız olsun.”
Yazı Kategorisi: Gazete Yazıları
1 yorum Cevap yaz
1. özgür-azad | 03 Aralık 2008 - 05:22
çok kısa ve öz bir şekilde açıklamışsınız… sağ ya da İslami kesim diye tabie edilenler hep(istisnalar her zaman olacaktır) devletin safında yer aldı… İslam, kürtleri türklerştirmek için kullanıldı. kirli emellerine Allah’ı alet ettiler… tekbirler getirilerek, kürtleri linç girişimleri oldu… bu kesim bu kadar sessiz kalmasaydı, vicdanını köreltmeseydi bugün çok farklı bir yerde olabilirdik. marksist yapılanmaların söyleminde halklar vardı. kürtler “adam” yerine konmuştu. ve en çoktan bundan dolayı itibar gördüler…
hepimiz kendimizi yargılamalı ve artık bir şeyler yapmalıyız. sesimiz yükselmeli…
hoş, başörtüsü için kılını kıpırdatmayan insanlar, kürt meselesinde ne kadar yol alabilirler…orası da ayrı bir muamma… bu değerli yazınız için içten teşekkürler… Allah razı olsun…
Yorumunuzu Yazınız
İzin verilen HTML etiketleri:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed