Eylül 2008 Arşivi
Eylül 30th, 2008
Tarık Bin Ziyad’ın, Murabıtların, Muvahhidlerin, Evlad-ı Endülüs’ün memleketi Fas’tan geliyorum.
Bir memleket bu kadar mı güzel olur?
Marakeş, Fez, Meknes, Rabat, Tanca ve Varzazet’i seyre doyamadım.
Tarihin derinliklerinden asıllarını ve asaletlerini koruyarak gelen estetik harikası, geniş, ferah, temiz ve derli-toplu şehirler.
Van’da Van Evleri çoktan müze oldu, Safranbolu’nun gelenekselliği yapay, ama Fas’ta kadîm Mağrib mimarisi bütün görkem ve sahiciliği ile hüküm sürmeye devam ediyor.
Sömürge dönemlerinden kalma Avrupa eserleri ve bunların günümüzdeki uzantıları da hadlerini bilerek ona boyun eğiyorlar.
Devlet, şehirlerin geleneksel dokularını itina ile koruyor.
Yeni yapıların o dokuları bozmaması için tedbirler alıyor.
Sadece şekle-şemale değil renge de karışıyor.
Asırlardır somon renginin hakim olduğu Marakeş’te ev yapacaksanız somon renginde yapacaksınız…
“Beyaz Ev” anlamına gelen Darulbeyda’da ev yapacaksanız beyaz yapacaksınız…
Bu harikulade dayatmanın arka planında “turistlerin beklentilerini karşılamak, onların göz zevkini bozmamak” gibi bir hassasiyet yatıyor olabilir, ama ne olursa olsun iyi oluyor.
Fas’ta tarihî camiler, tarihî meydanlar, tarihî çarşılar, tarihî mahalleler, tarihî surlar, tarihî kaleler, tarihî saraylar ‘marjinal birer seyirlik unsur’ değil; şehirler bu mirası ‘esas alarak’, bu mirasa ‘tâbi olarak’, bu mirası ‘çoğaltarak’ büyüyor ve gelişiyor.
Bir grup arkadaşımla beraber sekiz gün boyunca gezdiğim Fas’ın her şehrinde “Enfes, enfes, enfes…” diye diye bir hal oldum.
Yol arkadaşlarımdan Mehmet Özkan ağabey “Fas içimizi aydınlattı” dedi.
Aynen öyle oldu.
Tabii, bu aydınlatmada aslan payı Fas’ın güzel insanlarına ait.
“El-Mağrib yuhibbu Turkiye kesiran” (Fas Türkiye’yi çok seviyor) diyerek coşkuyla boynumuza sarılan Darulbeydalı esnaf kardeşimiz Nasır…
Fas Sultanı Muhammed Bin Abdullah’ın Halife 1. Abdülhamid’e yazdığı İttihad-ı İslam mektuplarını heyecanla anlatan tarih hocası Abdulhafız Bey…
İan Dallas’ı Abdulkadir es-Sufi’ye dönüştüren dergahta bize süt ve hurma ikram eden Şazeli dervişleri…
Size onların kucak dolusu selamlarını getirdim.
Önümüzdeki günlerde köşemi Fas notlarına ayıracağım inşaallah.
AK Parti-CHP kapışması kadar heyecanlı bulmayabilirsiniz, ama idare edeceksiniz artık…
* * *
Bayram-ı Şerif’iniz mübarek olsun.
Bizi yeni bir bayrama kavuşturan Rahman ve Rahîm Allah’a sonsuz şükürler olsun.
Yeni Şafak
Eylül 29th, 2008
İslamonline muhabiri Afif Sarhan’ın Bağdat’tan bildirdiğine göre, mübarek Ramazan ayı Sünnilerle Şiiler arasında yakınlaşmaya vesile oldu.
İç savaşın yoğun olduğu günlerde silahlı gruplar tarafından Şii ağırlıklı mahallelerden kovulan Sünni aileler ve Sünni ağırlıklı mahallelerden kovulan Şii aileler, son aylarda, asayişin kısmen sağlanması üzerine, evlerine dönmeye başlamışlardı.
Genellikle varını-yoğunu kaybetmiş olan bu aileler, hayatlarını, ‘öteki mezhep’ mensubu komşularının yardıklarıyla sürdürüyorlar.
İslamonline muhabiri Afif Sarhan’dan öğreniyoruz ki Ramazan ayında bu yardımlaşma had safhaya varmış, elhamdülillah.
* * *
Haberin özeti:
Pek çok aile mezhep ayrılıklarını bir kenara bıraktı. Mübarek Ramazan ayını birlikte idrak ediyor ve ellerinde-avuçlarında ne varsa paylaşıyorlar.
40 yaşındaki Abdul-Muta’al diyor ki: “Paylaşacak fazla şeyimiz yok; ama barıştan yana olduğumuzu göstermeye yetiyor. Çocuklarımızın mezhebi veya dini çatışmalardan uzak bir ortamda beraber oynadıklarını görmek bize sürur veriyor. Komşularımızla bir araya geleceğimiz zaman, çocuklarıma, Sünni-Şii ayrımıyla ilgili bir şey söylememelerini, İslam’ın tek olduğunu daima hatırlamalarını, kim ne derse desin bütün Müslümanları bir bütünün parçaları olarak görmeleri gerektiğini söylüyorum.”
43 yaşındaki Feyraz er-Raffi, “ihtilafların sadece siyasi” olduğu görüşünde. “Ülkemizde yıllarca mezhep ayrımcılığı yapmadan yaşadık. Değişmediğimizi, hâlâ aynı Iraklılar olduğumuzu herkese göstermemiz lazım. Bunu göstermek için Ramazan’dan daha iyi bir fırsat olamaz. Şii ve Sünni aileler olarak günlük aşımızı, sevinçlerimizi ve tasalarımızı paylaşıyoruz. Bu şekilde çocuklarımıza gerçek Irak’ı gösteriyoruz. Onların zihinlerini, ülkemizdeki bazı marjinal grupların oluşturduğu düşmanlık saplantısından kurtarmaya çalışıyoruz.”
36 yaşındaki üç çocuk annesi Bahira Muhammed, komşularının iki sene sonra evlerine dönmelerine seviniyor. “Ramazan’dan bir hafta önce döndüler. Bu da bize güzel bir Ramazan hediyesi oldu” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Onlarla yakın dostluğumuz var. Militan gruplar tarafından iki yıl önce evlerinden çıkarılıp sürgüne gönderilmelerine o kadar üzülüyorduk ki… Ama şimdi mutluyuz. Günlük aşımızı paylaşıyor, birlikte ibadet ediyor ve eski güzel günleri yâd ediyoruz.”
(Bahira kardeş, yeni güzel günler de olacak inşaallah. Olmaya başladı işte. – H.A.)
* * *
Irak’ta -bilhassa Bağdat’ta- hâlâ bombalar patlıyor, ama asayiş durumunda ciddi bir düzelmenin olduğu muhakkak.
Ağustosta sivil asker ve polis toplam 430 Iraklı öldü. Geçen sene aynı ayda bu rakam 1,860′tı.
Yeni Şafak
Eylül 27th, 2008
Sakaryalı aziz dostum –Balkan Araştırmaları Derneği Başkanı ve Yeni Sakarya Gazetesi Yazarı- İbrahim Selamet vesile oldu, Bulgaristan Başmüftü Yardımcısı Vedat Ahmet’le tanıştım.
Vedat Ahmet, 1979 doğumlu.
Henüz 29 yaşında.
Üç yıldır başmüftü yardımcısı.
Ondan önce de başmüftülüğün eğitim sorumlusu olarak çalışmış ve başmüftülüğe ait “Müslümanlar” dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapmış.
Genç, ama tecrübeli.
Tecrübeli ve bilge.
Mükemmel bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyor.
Diyor ki:
“Sadece Türklerin değil, bütün Bulgaristan Müslümanlarının müftülüğüyüz. Türkler, Pomaklar ve Romanlar arasındaki dengeyi gözetiyoruz. Başka ülkelerden gelen Müslümanları da kucaklıyoruz. Farklı hizipler arasındaki çatışmalarda taraf olmamaya dikkat ediyor, hangi hiziplerden olurlarsa olsunlar bütün kardeşlerimizin güvenlerini kazanmaya çalışıyoruz. Fitneden, fesattan, nifaktan uzak duruyoruz. Birleştirici bir rol oynuyoruz. Bu da, ‘böl ve yönet’ anlayışları gereği Müslümanların birbirine diş bilemesini arzu eden bazı çevreleri rahatsız ediyor tabii.”
***
Bulgaristan Müslümanlarını irşad eden kadrolar, Nüvvab Medresesi’nde yetişiyordu.
Komünistler 1947′de bu medresenin dini kimliğini ortadan kaldırdılar (1951′de adı Nazım Hikmet Lisesi olarak değiştirildi, 1958′de ise varlığına tamamen son verildi).
Komünist rejim çöker çökmez başmüftülük yeni eğitim-öğretim kurumları açmak için kolları sıvadı.
Bugün başmüftülüğe bağlı üç İmam-Hatip Lisesi ve bir de Yüksek İslam Enstitüsü var.
Liselerde kızlı-erkekli toplam 300, enstitüde 60 civarında öğrenci okuyor.
Önemli bir not: İmam-Hatip mezunlarının üniversite tahsili önünde hiçbir engel yok.
Önemli bir not daha: Başmüftülüğe bağlı eğitim-öğretim kurumlarının bütün masraflarını (karatahtalardan bilgisayarlara, öğretmen maaşlarından öğle yemeklerine kadar) Türkiye Diyanet Vakfı karşılıyor.
Başbakanlığa bağlı TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Daire Başkanlığı) da teknik konularda başmüftülüğe destek oluyor.
***
“Peki” dedim, “Mevcut Müslüman varlığını korumanın ötesinde, Bulgarlara İslam’ı tebliğ etmek gibi bir gayret var mı?”
Evet, varmış.
Fakat bu konuda mesafe almak, tarihten gelen ‘etnik sorunlar’ yüzünden, çok ama çok zor oluyormuş.
Bulgarlar, genellikle, Türklerden bir şey öğrenmeyi kendilerine yakıştıramıyorlarmış.
Onun için Bulgarlara İslam’ı yine Bulgarlar vasıtasıyla anlatmanın yollarını arıyorlarmış.
Müslümanlığı seçen Bulgarlardan istifade etmeye çalışıyorlarmış.
Bunların başında, ünlü şarkiyatçı Prof. Dr. Tsvetan Teofanov geliyor.
Komünizm zamanında, rejimin talimatı üzerine, Müslümanlarla mücadelede kullanılması amacıyla, Bulgarca Kur’an meali hazırlamış; hazırlarken, Allah’ın ayetleri karşısında teslim (İslam) bayrağını çekmiş…
Teofanov kardeş, Riyaz’us Salihin’i de Bulgarcaya çevirdi.
Ayrıca, Bediüzzaman Said Nursi’nin 10 kadar risalesini.
***
Tercüme deyince…
Mustafa İslamoğlu hocamız da Bulgarcada!
Başmüftülük, “Hac Risalesi”ni tercüme edip bastırmış.
“Tavsiyeler”in Bulgarcasını da özel bir yayın kuruluşu yayınlamış.
Bârekallah.
***
Vedat Ahmet’le topu topu yarım saat konuştuk.
Yarım saatte bunları öğrenebildim.
İleride daha çok görüşeceğiz ve ben ondan daha çok şey öğreneceğim inşaallah.
Öğrendikçe sizinle paylaşırım.
Yeni Şafak
Eylül 24th, 2008
9 Eylül günü âhirete göçen İmam Warith Deen (Vârisuddin) Muhammed’in ölümüyle ilgili basınımızda birçok haber çıktı. Merhumun ABD Müslümanları tarihindeki önemli yerine ilişkin bir yazıya ise rastlamadım.
Boşluğu karınca kararınca doldurmaya çalışayım…
* * *
Elijah Muhammed 1930′lu yıllarda Dertroit şehrinde tanrı olduğunu iddia eden Wallace D. Fard diye bir adamla tanışmış…
Bu adam Elijah’ı peygamber ilan edip “zencileri kendilerine mahsus bir din olan İslam’a çağırmak ve şeytanın ırkı olan beyazlara karşı mücadele etmek”le görevlendirmiş…
Bugün Louis Farrakhan’ın liderliğini yaptığı “Nation of Islam” (İslam Ümmeti) örgütü böyle doğmuştu.
Malcolm X’in o meşhur Hicaz ziyaretinde hakikatle kucaklaşmasına kadar İslam, Afro-Amerikalılar arasında, siyah ırka mahsus ırkçı bir din olarak biliniyordu.
Allah ganî ganî rahmet eylesin, Malcolm, Hacc’dan döner dönmez, bu muharref İslam anlayışını tashihe soyundu.
Binlerce soydaşının gözünü açtı.
Gözü açılanlar arasında Elijah’ın oğlu Vârisuddin Muhammed de vardı.
1976 yılında ölen babasının yerine “Nation of Islam”ın başına geçen Vârisuddin Muhammed, örgüt tabanını gerçek İslam’a taşımak için esaslı bir mücadeleye girişti.
İşe “İslam Ümmeti ismini kullanmamız doğru değil” diyerek başladı; “Biz ümmetin tamamını oluşturmuyoruz, onun küçücük bir parçasıyız. Ümmet, dünyanın dört bir yanına dağılmış yüzmilyonlarca Müslüman’dan oluşuyor ve bunların arasında beyazlar da var…”
Örgütün adını “American Muslim Mission” (Amerikan Müslüman Misyonu) olarak değiştirdi, Wallace D. Fard efsanesini buruşturup çöpe attı, babasının sahte peygamberlik iddiasından berî olduğunu ilan etti, Kelime-i Tevhid’i yükseltti, ırkçılığa cephe aldı ve kiliseyi andıran sözde camilerin gerçek camilere çevrilmesi için talimat verdi.
Ne yazık ki tabanın büyük çoğunluğu Elijah’ın çizgisinde ısrar etti.
Vârisuddin’i babasına ihanet etmekle ve “Ortodoks (Sünni) İslam’a teslim olmak”la suçladılar; elebaşları Louis Farrakhan’ın peşine takılıp Vârisuddin’i terkettiler.
Bir rivayete göre tabanın yüzde 90′ı “Amerikan Muslim Mission”dan ayrılıp, yeniden kurulan “Nation of İslam”ın çatısı altında toplandı.
Bu kopuşun üzerinden geçen otuz yılda köprünün altından çok sular aktı.
Vârisuddin Muhammed’in hareketi sayesinde ‘normal’ İslam, Afro-Amerikalılar arasında yayıldıkça yayıldı.
“Nation of Islam”ın vaazettiği muharref İslam ise iyice marjinal hale geldi.
* * *
Vârisuddin Muhammed’e yönelik ciddi eleştiriler vardı.
Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlılık bildirdiği, camilere ABD bayrağı astığı, Kongre ve Beyaz Saray’da davetlere icabet ettiği ve Hıristiyanlarla diyalogu savunduğu için, radikal Afro-Amerikalı Müslümanlar (bilhassa Kara Panter Partisi kökenliler) onu davadan dönmekle suçluyorlardı.
Bu suçlamaları anlayışla karşılamakla beraber, Vârisuddin Muhammed’i uyguladığı ’siyaset’in büyük hayırlara vesile olduğunu ifade etmeliyim.
Hükümetle kurduğu iyi ilişkiler sayesinde tebliğ faaliyetlerini rahatça sürdürebiliyor ve bilhassa hapishanelerde –eyalet yöneticilerinin izinleri ve hatta teşvikleri ile- İslam’ı yayabiliyordu.
Uyuşturucu ve şiddetin kol gezdiği sayısız Amerikan hapishanesi, Vârisuddin Muhammed’e bağlı davet ve irşad kadroları vasıtasıyla huzur yuvasına dönüştü.
Her hapishanede, Vârisuddin Muhammed’in tayin ettiği imamın etrafında bir cemaat oluştu.
Bu cemaatlerin mensupları, tahliye olduklarında, gittikleri yere İslam’ı götürdüler.
Birçoğu zamanla başka hareketlere geçti, ama ihtidalarına vesile olduğu için Vârisuddin Muhammed’e daima medyûn-u şükran oldular.
Müthiş organizasyon tecrübesini istifadelerine sunarak Amerika Birleşik Devletleri’nde dinlerini örgütlü bir şekilde yaşamalarına yardımcı olduğu göçmen Müslüman gruplar da ona medyûn-u şükrandır.
Hurafelerden arınmış İslam’ın Afro-Amerikalılar arasında yayılmasına ve ‘kurumsallaşmasına’ merhum İmam Vârisuddin Muhammed kadar büyük emeği geçen başka bir imam var mı, bilmiyorum.
* * *
Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgaline verdiği destek bizi derinden yaralamıştı.
Neyse ki bu hatasından dönmekte gecikmedi; Irak’taki Amerikan vahşetini kınamadan ölmedi, elhamdülillah.
Vârisuddin Muhammed’e Cenâb-ı Hakk’tan ganî ganî rahmet diliyorum.
Cenâb-ı Hakk, taksiratını affedip onu cennetine alır inşaallah.
Afro-Amerikalı kardeşlerimizin başı sağ olsun.
NOT: Bu vesile ile, tünelin ucunda görülen ilk ışığı –Malcolm X’i- de rahmetle analım.
Yukarıda da belirttiğim gibi, Vârisuddin Muhammed onun talebesiydi.
Yeni Şafak
Eylül 23rd, 2008
Bir İngiliz televizyonu, ABD sokaklarında yaptığı genel kültür testinde, “U harfi ile başlayan bir ülke ismi söyler misiniz?” sorusuna “Utah” (ABD Eyaleti) ve “Utopia” (Hayal Ülke) gibi enteresan cevaplar almıştı.
Kim bilir, belki de böyle enteresan cevaplar veren Amerikalılar arasında Sarah Palin de vardı.
Cumhuriyetçi Parti’nin “ABD Başkan Yardımcısı” adayı Sarah Palin, dünyadan ve dahî Amerika kıtasından tecrit edilmiş bir bölgeden geliyor; nüfusu üç-beş yüz bini geçmeyen Alaska eyaletinden.
İki yıldır valilik görevinde bulunduğu Alaska dışında fazla bir yer görmemiş.
Geçen seneye kadar, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada dışında hiçbir ülkeye gitmemiş.
Bu sene Kuveyt ve Almanya’yı ziyaret etmiş, ama oralarda da sadece Alaskalı askerlerin bulunduğu Amerikan üslerini gezmiş.
Dünyayı yönetme iddiasındaki bir devletin başkan yardımcılığına soyunuyor, ama dünyayı tanımıyor.
Diyelim ki gezen bilmez, okuyan bilir…
Sarah Palin’in okumayla da arasının iyi olmadığı anlaşılıyor.
Ünlü Amerikan haber dergisi Newsweek’in bildirdiğine göre, Şii-Sünni ayrımından bile haberi yokmuş.
El-Kaide ile Hizbullah arasındaki farkı da bilmiyormuş.
Patronu (Cumhuriyetçilerin başkan adayı) John McCain de, yıllardır Kongre üyesi olduğu halde, karıştırıp duruyormuş bunları.
Ne gam!
George Bush da dış politika konusunda zırcahil değil miydi?
Dış politika konulu bir televizyon programında maskaraya döndüğü halde ABD’li seçmenlerin teveccühüne mazhar olmamış mıydı?
O programı hatırlayalım:
SUNUCU: Çeçenistan başkanının adını biliyor musunuz?
BUSH: Hayır. Ya siz?
SUNUCU: Pakistan’ın şu anda liderliğini yapan generalin adını biliyor musunuz?
BUSH: Evet. General…
SUNUCU: Adı nedir efendim?
BUSH: General… General işte. Soyadını bilmiyorum.
SUNUCU: Peki ya Hindistan’ın yeni başbakanının adı?
BUSH: Hindistan’ın yeni başbakanının adı… Peki siz Meksika’nın dışişleri bakanının adını biliyor musunuz?
SUNUCU: Hayır efendim, ama ben başkan adayı değilim.
* * *
Bush’un yerine McCain…
McCain’in yanına da Palin…
Yakışır Amerika Birleşik Devletleri’ne!
Cahil-cühela olmalarının ne önemi var ki?
Zaten hepsi kukla.
Ülkenin gerçek yöneticileri olan Yahudi Lobisi ve Silah Lobisi derslerine iyi çalıştığı müddetçe sorun yok.
Belki de sorun çıkmaması için Beyaz Saray’da böyle zırcahillerin oturması gerekiyor!
Yeni Şafak
Eylül 22nd, 2008
Geçenlerde internet haber sitelerine şöyle bir haber düştü: “(İsrail Başbakanı) Olmert ‘Büyük İsrail Projesi bitmiştir, artık böyle bir şey yok. Her kim böyle bir şeyi hâlâ söylerse kendini kandırır’ dedi. Olmert, kendisinin Büyük İsrail Projesi’ni savunmadığını, İsraillilerin iki devletli bir yönetim istemiyorlarsa Batı Şeria’da ikamet eden halk ile bu bölgeyi paylaşmaları gerektiğini açıkladı.”
Haberi -daha doğrusu İsrail basınından yapılan tercümeyi- okuduğumda kafam karıştı.
Bildiğim kadarıyla Ehud Olmert iki devletli çözümden ve Batı Şeria’yı Filistin devletine bırakmaktan yanaydı, onun için de Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcileri belli bir tazminat karşılığında bölgeyi terk etmeye çağırıyordu.
Öyleyse “(Yahudi yerleşimcilerin) iki devletli bir yönetim istemiyorlarsa Batı Şeria’da ikamet eden halk ile bu bölgeyi paylaşmaları gerektiği” de nereden çıkmıştı?
Aradım, haberin orijinalini buldum.
İşin aslı şu:
“Arz-ı Mev’ud” yahut “Büyük İsrail” militanı Yahudiler Judea ve Samaria diye andıkları Batı Şeria topraklarından çekilmeyi büyük bir günah olarak görüyor ve bu toprakların İsrail’e resmen ilhak edilmesini istiyorlar.
Olmert ise, Batı Şeria’da çoğunluğu oluşturan ve gittikçe daha da çoğalan Filistinli nüfusunun (sayıları 1 milyonu geçen İsrail vatandaşı Filistinlilerle beraber) İsrail’i bir Yahudi devleti olmaktan çıkaracağı endişesini taşıyor.
Uluslararası camianın İsrail’e “geleceğin iki uluslu devleti” (Yahudilerle Filistinlilerin ortak devleti) nazarıyla baktığına dikkat çeken Olmert’e göre, böyle bir dayatmayla karşılaşmamak için bağımsız Filistin devletinin önünü bir an evvel açmak ve Batı Şeria’yı da o devlete bırakmak gerekiyor.
Şöyle diyor Olmert:
“Büyük İsrail bitmiştir. Yok artık öyle bir şey. Böyle laflar edenler ancak kendilerini kandırıyorlar. (…) Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar her yerin bizim olduğuna (ben de) inanırdım; zira bu toprakların her karışında Yahudi tarihinden izler var. Fakat yaşadığımız onca acı ve dehşetten sonra, bu toprakları burada yaşayan insanlarla bölüşmemiz (aramızda pay etmemiz) gerektiği sonucuna vardım; tabii, iki uluslu bir devlet olmak istemiyorsak.” (Kaynak: Jerusalem Post)
Yani, Olmert, yazının başında mezkûr haber tercümesinden çıkan sonuçtan farklı olarak, Batı Şeria’nın değil “Ürdün Nehri’nden Akdeniz’e kadar” uzanan toprakların paylaşılmasından söz ediyor ve “iki devlet” formülüne değil ‘Yahudilerle Filistinlilerin eşitliği esasına dayanan tek devlet’ formülüne karşı çıkıyor.
* * *
İsrailli gazeteci Uri Avneri’nin bundan yedi sene evvel yazdıklarını hatırlamanın tam zamanı:
“Filistinliler intifada sürecini tamamlayıp kurtuluş savaşı sürecine girdiler. Ne yazık ki generallerimiz ve dahî kamuoyumuz bu gerçekle yüzleşmeye yanaşmıyor. Filistinliler, savaşın sonuna kadar sürdürülmesi gerektiği, işgal bitmeden savaşın bitemeyeceği, anlamsız müzakereler için fiili mücadeleye bir daha ara verilmemesi gerektiği konusunda fikir birliğine vardılar. İsrailli generaller ise, tıpkı Vietnam ve Afganistan’da görev yapan Amerikalı ve Rus meslektaşları gibi, şiddetin kafi gelmediği yerde daha fazla şiddet kullanmaları gerektiğini düşünüyorlar. Bu aymazlık daha ne kadar devam edecek? Herhalde, yeterince kurban verilinceye (…) kadar. Çoktandır gündemde olması gereken çözüme ancak o zaman varılacak. Nedir o çözüm? İşgalin sona ermesi, Batı Şeria’nın tamamı ile Gazze şeridini kapsayan bağımsız Filistin devletinin kurulması, Yahudi yerleşimcilerin ve İsrail askerlerinin bölgeden çekilmesi…” (Kaynak: Die Tageszeitung)
Yeni Şafak
Eylül 20th, 2008
Bir Çinliye yahut Alman’a “Müslüman kadın denince aklınıza ilk gelen şey nedir?” diye sorsanız, “başörtüsü” cevabını alırsınız. Başörtüsü 1400 küsûr yıldır Müslüman kadının alamet-i farikası. Başörtüsü takmayan Müslüman kadınlar da elbette var ve kimse onların Müslümanlığını sorgulayamaz, ama dünyanın neresine giderseniz gidin, kime sorarsanız sorun, Müslüman kadınla başörtüsünün ‘özdeş’ sayıldığını görürsünüz. Hal bu iken, “hoca”lık iddiasındaki bazı densizlerin sanki eski köye yeni adet getirilmiş gibi ‘Bu başörtüsü de nereden çıktı?’ diye sormaları ne büyük maskaralık!
Hani Milli Şef döneminin hasretiyle yanıp tutuşan “çağdaş yaşam”cı cahiller “Bizim zamanımızda başörtüsü diye bir şey yoktu, dinciler bunu sonradan çıkardı” filan diye konuşup duruyorlar ya… Bu saçma sapan lakırdıların peşine takılmayı kendilerine yakıştıran “hoca”lara yazıklar olsun!
O “hoca”lardan biri geçenlerde yine Müslüman kadınların başörtülerini çekiştirmiş; hatta, “Kur’an’da da başörtüsü diye, örtünme diye bir şey yok” demiş… Nur Sûresi’nin 31′inci âyetindeki emir? Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) bu emirden hareketle vazettiği örtünme şekli? ‘Efendim, âyeti çarpıtıyorsunuz. Sünnet konusu zaten tartışmalı.’ diye kestirip attığını duyar gibi oluyorum!
Bu tür mülahazalara kulak tıkayabilir, hiç oralı olmayabilirdik. Ne var ki bunlar pek çok Müslüman’ın kafasını karıştırmış bulunuyor. “Nur Sûresi’nin 31′inci ayetinde geçen ‘humur’ kelimesini hep ‘başörtüleri’ diye çeviriyorlar, ama aslında bu kelime sadece ‘örtüler’ demekmiş. Ayette ‘baş’ geçmiyormuş. Sadece vücudun örtülmesi, yani giysi giyilmesi kastediliyormuş” efsanesi hızla yayılıyor…
Bu efsaneden etkilenenlerin dikkatine:
Mustafa İslamoğlu hocamızın “gerekçeli meal-tefsir”inde konuyla ilgili nefis bir açıklama var. Birazdan beraber okuyacağız inşaallah. Ama önce, sözkonusu âyetin (Nur/31) konumuzla ilgili kısmını hatırlayalım. Meâlen: “Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, cazibe ve güzelliklerini, bunlardan görünen kısımlar dışında, (kamuya) açmasınlar, bunun için de, başörtülerini yakalarının üzerine sıkıca tuttursunlar…”
Tartışma konusuyla ilgili olarak şunları yazıyor İslamoğlu:
- Humur’un tekil formu olan hımâr, “başörtüsü” demektir. İçkiye de, aklı bürüyüp örttüğü için aynı kökten gelen hamr adı verilmiştir. (…) Bu iki kelimenin buluştuğu nokta “baş”tır. Mesela küfür de “örtmek” anlamına gelir, fakat başa değil kalbe nisbet edildiği için farklı kökten bir kelime kullanılmıştır. “İçinde neden ‘baş’ geçmiyor?” sorusu art niyetli değilse cehalet eseridir. Zira Arapça’da hepsi de başörtüsü olarak kullanılan burka’, nikâb, lifâm, lisâm, nasif, mıkne’a ve cilbâb kelimelerinde de “baş” geçmez. Tıpkı Türkçe’deki yemeni, yaşmak, çit, yazma, bürgü, bürümcek, tülbent, eşarp, atkı ve çar’da geçmediği gibi. Bu örtünün niteliği, boyutları ve kapsamı değişse de, değişmeyen tek özelliği başı örten bir örtü olmasıdır. Dönemin hür kadınlarının öteden beri kullandıkları başörtüsü, baştan aşağı sarkıtılan ve bir parça da süs işlevi gören bir aksesuardı. Bu örtü, elbiselerin yaka hizasında yer alan, göğsü ve takıları gösteren açıklığı (cuyûb) örtmezdi. “Başörtülerini yakalarının üzerine tuttursunlar” ibâresi, açık bırakılan boyun ve gerdanların da kapatılması talimatını içermektedir. (Hayat Kitabı Kur’an / Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslamoğlu. Düşün Yayıncılık, İstanbul 2008. Sayfa: 685)
Âyetin tefsirinde, tesettür konusundaki başka tartışmalara da değiniyor İslamoğlu. Okumanızı tavsiye ederim.
Yeni Şafak
Eylül 17th, 2008
Abdullah Yıldız , Ahmet Bulut ve Cemil Tokpınar’ın öncülüğünde kurulan Namaz Gönüllüleri Platformu, Ramazan’la birlikte yeni bir hamle yaptı. Platform’un “Haydi Camiye” adını verdiği nefis bir proje, 2 Eylül günü İstanbul/Feshâne’de düzenlenen iftar programında kamuoyunun dikkatine sunuldu. O iftarda bulunamadım. Abdullah Yıldız’ın ‘mukaddime’ konuşmasını dinleyemedim. Neyse ki Platform sekretaryası konuşmayı yazıya döküp e-posta adresime göndermiş. Okudum, heyecanlandım. Siz de okumalısınız.
Metni -yer darlığı yüzünden biraz kısaltarak- aşağıda dikkatinize sunuyorum…
* * *
İki yılı aşkın bir zamandır, hep “Haydi Namaza!”, “Haydi Namaza!” dedik… %75′i beş vakit namaz kılamayan insanımızın öncelikle namazla buluşmasını hedefledik. İkinci olarak, namazda huşûu yakalamayı, namazlarımızın içini doldurmayı arzuladık. Nihayet, fahşâ ve münkeri def eden namazlarımızla hayata müdahale etmeyi, yaşanan hayatın bütün alanlarını namaz bilinciyle yeniden tanzim etmeyi amaçladık… Ve önemli mesafeler katettik, hamdolsun…
Şimdi ise, “Haydi Camiye!” diyoruz!
Camilerimizi, Allah’ın izni ile, tıklım tıklım doldurmayı… hep birlikte, “Allah’ın evleri”ni yeniden imar etmeyi ve camilerimizi yeniden hayatın merkezi kılmayı arzuluyoruz…
Camilerimizi yalnızca namaz kılınan yerler değil bir eğitim, kültür, dayanışma merkezi, bir huzur ve mutluluk mekanı, bir sığınak, kısaca hayatın kalbi haline getirmeyi arzuluyoruz.
Günde beş kez, “Hayye ale’s-salah, Hayye ale’l-felah” çağrılarının yükseldiği camilerimizi, canlı birer davet mektubu haline getirmeyi arzuluyoruz.
İnsanımızı camilerde cem olmaya, cemaat olmaya; omuz omuza vermeye… kardeşliğimizi, şefkatimizi, merhametimizi kuşanmaya çağırıyoruz… Konu komşu, eş dost, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek herkesi, cümbür cemaat camide buluşmaya, kaynaşmaya davet ediyoruz. Dünyanın gamını, kederini, stresini, zalimin zulmünü, nefsin aldatmalarını, şeytanın çelmelerini camide hep birlikte kıyama durarak, rükua ve secdeye vararak eritmeyi teklif ediyoruz.
İslam medeniyeti cami medeniyetidir… İnsanlığın tarihi cami ile başlar: yeryüzünde yapılan ilk bina Kâbe’dir: Kâbe bir ibadetgâh, bir namazgâhtır(3/96). Efendimiz’in Medine’ye hicretinde ilk işi cami yapmak olmuştur. İslam şehrinin merkezinde cami, camiin merkezinde de namaz vardır.
Öyleyse haydi, medeniyetimizi, namazdan ve camiden başlayarak tekrar ihyâ etmeye!
Gelin, modern dünyanın ifsad edici saldırıları karşısında, camileri yeniden bir sığınak haline getirelim! “İyyake na’budü ve iyyake nestaîn” bilinciyle, ben olmaktan çıkıp, biz haline gelelim. Modern ve postmodern iğvalarla kirlenen, parçalanan bilinçlerimizi yeniden onaralım!
Bilelim ki, “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe, 18)
Camiye gitmemek için birçok bahane üretmiş olabiliriz: İmamlara eleştirel bakmış olabiliriz, kimi isabeti tartışılır fetvalar bizi camiden-cemaatten uzak tutmuş olabilir, -eğri oturup doğru konuşalım- tembelliğimiz ayaklarımızı camiden kesmiş olabilir… her ne ise… Ama unutmayın ki, cami cemaatinin, cami görevlilerinin, özellikle de her geçen gün camilerde sayıları artan gençliğin sizlere ihtiyacı var!.. Sizin ilginize, bilginize, sözlerinize, kitaplarınıza ihtiyacı var!..
Gelin, camilerimizi yeniden keşfedelim!
Gelin, camilerimizin ne büyük bir imkan olduğunu fark edip oraları yeniden şenlendirelim!.. Hem de ailecek! Özellikle çocuklarımızla birlikte!..
Biliniz ki, ümmetin yeniden diriliş hamlesi, ancak ve sadece camilerden başlayarak gerçekleşecektir!
O halde, Haydi Camiye! Haydi Namaza! Haydi Dirilişe!.. Haydi Kurtuluşa!
Yeni Şafak
Eylül 17th, 2008
Merhaba !
Web sitemizde kurulum ve geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşmanızdan memnuniyet duyarız.
Esen kalınız…
Eylül 16th, 2008
Suriyeli alim Ramazan el-Buti, iki-üç sene kadar önce bir Cuma hutbesinde, ‘İslam ülkelerindeki mevcut liderlerin hiçbirisine fetih nasip olmaz’ demişti.
Sebep?
‘Çünkü fethin nasip olabilmesi için yapmaları gereken şeyi yapmıyorlar.’
Nedir o?
‘Secdeye kapanıp ağlamaktır… Kendi acizliğini idrak edip, tam bir teslimiyetle Allah Subhanehu ve Teala’ya iltica etmektir… O’nun rahmet ve bereketi için yakarmaktır… Günahlar ve hatalar için af dileyip, fethin önündeki engellerin kalkmasını gözyaşları içinde niyaz etmektir… Fatih Sultan Muhammed öyle yapmıştı… Varını-yoğunu ortaya koyduğu halde İstanbul’un fethi bir türlü nasip olmayınca, bir gece vakti secdeye kapanıp sabaha kadar ağlamış, tevbe etmiş, yalvarıp yakarmıştı… Ve sabahleyin secdeden kalktığında İstanbul’un kapıları ona açılmıştı… Yol budur… Dünyevi donanımlarınız ne kadar muhkem olursa olsun, bu yolu takip etmezseniz fetih size nasip olmayacaktır…’
* * *
Gazze’de bir mescitte kılınan teravih namazının sekizinci rekâtında, imam, A’raf suresinin 129′uncu âyetini okurken birdenbire durakladı.
Gözlerinden yaşlar geldi.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Cemaat de onunla beraber ağladı.
Rükû ve secdeye gözyaşları içinde vardılar…
Ağlatan âyetin meali: “(Musa’nın toplumu): ‘Sen bize gelmeden önce de eza cefa görüyorduk, mucizelerle geldikten sonra da’ diye çıkıştılar. (Musa): ‘Belki de, Rabbiniz düşmanınızı yok ettikten sonra sizi ülkeye varis kılacak, bunun için de sizin tavır ve davranışlarınıza bakacaktır’ dedi.” (Bkz. Mustafa İslamoğlu’nun “Gerekçeli Meal-Tefsir”i, s.285)
Bu âyeti okurken hıçkırarak ağlayan imamı hepiniz tanıyorsunuz.
O, İsmail Heniyye.
Filistin’in muhterem başbakanı.
* * *
‘Acaba tavır ve davranışlarımızla fethi hak edecek miyiz, yoksa çektiğimiz bu acıların devamına müstehak mı olacağız?’ sorusunun altında ezilen ve gözyaşları içinde Alemlerin Rabbi’ne iltica eden İsmail Heniyye’nin o güzel hali, bana üstad Ramazan el-Buti’nin yukarıda mezkûr sözlerini hatırlattı.
İçimden bir ses, “İşte bu lidere fetih nasip olacak inşaallah” diyor.
Amin Ve’l Hamdu Lillahi Rabbi’l Âlemîn.
Yeni Şafak
Önceki Yazılar
Son Yorumlar