Ağustos 2008 Arşivi

ABD-İsrail-Türkiye Ortak Tatbikatı… Skandal!

Add comment Ağustos 23rd, 2008

ABD-İsrail-Türkiye hava ve deniz kuvvetleri geçen Çarşamba ve Perşembe günü Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yaptı.

Resmi açıklamalarda “arama ve kurtarma tatbikatı” deniliyor…

ABD ve İsrail’le beraber neyi arayacağız, kimi kurtaracağız Akdeniz’de?

Hizbullah füzelerinin Beyrut açıklarında veya Hamas füzelerinin Gazze açıklarında batıracağı bir İsrail gemisini mi arayacağız, Siyonist ordunun askerlerini mi kurtaracağız?

Mutasavver bir ABD-Suriye savaşında Akdeniz’e düşebilecek Conilerin yardımına mı koşacağız?

ABD ve İsrail’in Akdeniz’de Fransa yahut İspanya ile kapışması söz konusu olamayacağına göre, bunların Akdeniz’deki mevcut ve potansiyel düşman hedefleri illa ki İslam ülkeleridir.

Zaten tatbikatın amacı da İsrail’in Akdenizli Müslüman komşularına gözdağı vermek ve bunlara karşı Siyonist manevra kabiliyetini arttırmaktır.

“Biz Akdeniz diyoruz, ama Tahran bunu İran Körfezi diye okuyabilir” gibi bir mesaj da veriliyor tabii.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, İslam ülkeleriyle savaş hazırlığı anlamına geldiği açık-seçik ortada olan böyle bir tatbikatta ne işi var?

Müslüman komşularımızla aramızdaki güven bunalımlarını aşmaya çalışırken ayıp olmuyor mu?

Ve ey bu ülkenin anti emperyalistleri, ABD-İsrail aleyhtarları! Basit bir protesto gösterisi bile düzenlemedik, ayıp olmadı mı?

ABD-İsrail-Türkiye ortak askeri tatbikat skandalını çoktan kanıksadık mı yoksa?

Öyle ya; bu hafta yapılan tatbikat, Akdeniz’deki dokuzuncu ortak tatbikattı!

***

Unutmadan:

Tatbikatla ilgili resmi bir açıklamada “Üç ülkenin askeri kuvvetlerinin Akdeniz’de savaş gösterisi için değil tamamen insani amaçlarla bir araya geldiği” ileri sürüldü ve diğer bölge ülkelerinin de tatbikatta gözlemci veya katılımcı olarak yer alabilecekleri ifade edildi…

ABD’li ve İsrail’li bir tatbikatta Suriye’nin şu veya bu şekilde yer alması mümkün mü?

Tabii ki değil.

Ama Türkiye ile ortak tatbikat yapmayı memnuniyetle kabul edecektir Suriye.

Hadi bakalım: Türkiye-Suriye deniz ve hava kuvvetleri Akdeniz’de ortak tatbikata!

- Ama… Ama… Ama…

- Ne aması?

- Bunu ABD ve İsrail’e nasıl izah edeceğiz?

- ABD-İsrail-Türkiye ortak tatbikatını Suriye’ye, Lübnan İslami Direnişi’ne, İran’a nasıl izah ettiyseniz öyle izah edeceksiniz. Gözlerinin içine bakarak, “Tamamen insani amaçlarla biraraya gelip ortak tatbikat yapmanın ne sakıncası olabilir ki?” diye soracaksınız.

Yeni Şafak

Samand

Add comment Ağustos 20th, 2008

“Ülkemiz İslam Devrimi öncesinde ABD ile 50 yıl boyunca müttefikti, ama o dönemde zerre miktarı bir teknolojimiz olmadı. Şimdi ise ileri bir teknoloji elde etmiş durumdayız” diyerek, ambargo için ABD’ye teşekkür eden İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın hakkı var:

Ambargo kâbusu sayesinde kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlü olmaya ahdeden ve buna azmeden İran bugün otomobil motoru yapıyor, sofistike silahlar geliştiriyor ve kendi uydusunu kendi roketiyle uzaya fırlatıyor.

Nükleer enerji üretim çalışmalarında İran’ın aldığı büyük mesafe de malum.

* * *
Nükleer santralları, silah fabrikalarını ve uzay merkezini göremedim.

Ama, İslam Cumhuriyeti’nin medar-ı iftihar listesinde hatırı sayılır bir yeri olan İran Khodro fabrikasını birazcık gezmek nasip oldu.

Birazcık diyorum; çünkü Peugeot, Nissan ve İran malı Samand otomobillerinin üretildiği bu fabrika öyle devasa bir şey ki tamamını gezmek için birkaç gün gerekiyor.

Üstelik başka ülkelerde de fabrikanın ‘devamı’ var.

Senede 1 milyon 100 binden fazla otomobil üreten İran Khodro, dünya otomobil sektörünün 16′ncı büyük firmasıymış.

“Alt tarafı montaj sanayisi” deyip geçmeyin; üretimde aslan payı İran malı Samand’ın.

- İyi de, Samand’ın motorunu Fransızlar yapmıyor mu? Peugeot motoru kullanılmıyor mu Samand’da?

İşte orada durun!

İran Khodro Asya ve Pasifik Bölge Sorumlusu Muhammed Hasan Yezdi iftiharlar bildiriyor:

“Yerli otomobilimiz Samand’da Fransız Peugeot motorundan İran’ın milli motoruna geçiyoruz. Evet, İran sonunda kendi milli motorunu yaptı. Samand’ın bir modelinde iki aydır bu motoru kullanıyoruz. Kısa bir süre içinde bütün Samand’larda yerli motor olacak.”

Yerli motor ne kadar yerli? Tasarımını İranlılar mı yaptı? Kullanılan bütün parçalar İran malı mı? Üretim İran’da mı yapılıyor? Lisans hakkı İran’a mı ait?

“Evet” diyor Yezdi; “Kendi tasarımımız. Üretimi burada yapıyoruz. Lisans hakkı tabii ki bize ait. Motorda kullanılan parçalara gelince: Bir-iki tanesi hariç tamamı kendi üretimimiz. O bir-iki parça da zaten bütün önde gelen motor üreticileri tarafından kullanılıyor. Mesela Alman Bosch markalı bir parça var; Amerikan yahut Japon arabalarının motorlarında da görebilirsiniz bu parçayı.”

İran Khodro fabrikasındaki bir yetkiliye (adını maalesef unuttum), “Milli motorunuz, Samand’da bugüne kadar kullanılan Peugeot motoruna kıyasla nasıl bir şey?” diye soruyorum.

El-cevâb: “Benzinden gaza yahut gazdan benzine geçerken hiç teklemiyor.” (Denedik ve gördük ki gerçekten öyle.)

* * *
Ahmedinejad, İstanbul’da verdiği bir beyanatta “Türkiye’nin ilerlemesini kendi ilerlememiz gibi görüyoruz” demişti.

Biz de İran’ın ilerlemesini kendi ilerlememiz gibi görüyoruz.

Yerli otomobil motorumuz hayırlı-uğurlu olsun.

Yeni Şafak

Gelişigüzel Tahran Notları

Add comment Ağustos 19th, 2008

Tahranlı şair, yazar, mütercim dostum Ata Erad’dan rica ettim, beni Humeyni’nin mezarına götürdü.

Mazlumların, yoksulların, itilip kakılanların muzaffer imamı Ayetullah Humeyni için yapılan türbe görkemli bir yapı olarak tasarlanmış ve öyle inşa edilmiş, fakat zamanla Humeyni ve takipçilerinin sadeliği bu yapıya da sirayet etmiş. Büyüklüğünde, yüksekliğinde, genişliğinde ‘tekebbür’ havası yok. Uzaktan bakınca varmış gibi görünüyor, ama yok. Ülkenin dört bir yanından ve mücavir ülkelerden gelen binlerce yatılı misafirin türbe etrafında kurduğu iptidai çadırlar burada hiç eğreti durmuyor. Bir de aşevi var, yoksullar için. İmam’ın ölüsü bile gariban babası.

Rahmetullahi aleyh.

* * *

Tahran’ın ortasında bir meydanda Seyyid Hasan Nasrallah ve Lübnan şehitleri posterleri.

Yakışıyor.

* * *

İran’da gazeteye “ruzname” diyorlar. Kelimenin güzelliğine, asaletine, zarafetine içim gitti. “İnsan bu kadar güzel bir kelimeye kıyamaz, çirkin gazete çıkaramaz” gibi bir şey geçti içimden.

Tahran’da bulunduğum üç gün boyunca Tehran Times “ruzname”sini takip ettim. Afrika ve Güney Amerika ile ilgili nefis makaleler okudum. İran İslam Cumhuriyeti ve Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’nin Bolivya’daki ABD aleyhtarı Evo Morales yönetimine verdiği maddi destekle ilgili bir haberi öpüp başımın üstüne koydum.

İran yönetimi, Afrika ve Latin Amerika ile münasebetlerini geliştirmeye büyük önem atfediyor. Bunu anlamak için Tehran Times okumaya gerek yok; Tahran’daki en büyük caddelerden ikisinin isim tabelalarına bakmak yeterli: “Afrika Caddesi” ve “Hugo Chavez Caddesi”.

* * *

Pek çok İranlı, devletin ‘enternasyonalist’ harcamalarına sıcak bakmıyor. “Paramızı dışarıda harcayıp durmasalardı hiçbir ekonomik sıkıntımız olmayacaktı” diyenlerin haddi hesabı yok. Lübnan’a, Filistin’e akan paralara bile ağıt yakabiliyorlar. Ne büyük ferasetsizlik!

Belki 10 kişiyle tartıştım, “Bu harcamalar sizin selametiniz için” dedim; “hep dünyanın küreselleşmesinden söz ediliyor ya, küreselleşen dünyada İran’ın savunması Güney Amerika’dan başlar. Emperyalizmin surlarında açılan her gedik, dünyanın neresinde açılırsa açılsın, İran’ın nefes almasını sağlar. Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas ve İslami Cihad’ın desteklenmesi zaten din kardeşliğinin gereği. Din kardeşliği hisleriniz törpülenmiş olsa bile, ‘Lübnan ve Filistin direnişleri ne kadar güçlenirse, Siyonist emperyalistlerin İran kapılarına dayanması o kadar zorlaşır’ diye düşünerek, devletinizin bu direnişlere yardımlarını vatan müdafaası olarak görmelisiniz.”

* * *

Tahran, Azeri kaynıyor. Taksiye biniyorum, şoför Azeri. Bakkala giriyorum, esnaf Azeri. Halı deposuna giriyorum, tüccar Azeri. Resmi binaya giriyorum, kapıdaki polis Azeri. Bir subayla tanışıyorum, o da Azeri. İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hameney bile Azeri. Hepsi şakır şakır Türkçe konuşuyor. Hameney’le görüşmedim, ama o da Türk misafirleriyle şakır şakır Türkçe konuşuyormuş. Azerilerin Tahran’da ‘hüküm sürdüğünü’ söylemek mümkün. Birtakım sorunları olabilir; ama İran Azerilerinin perişanlığından dem vurarak onları bağımsızlık ateşinde yakmaya kalkışanları anlamak kesinlikle mümkün değil. Bütün İran Azerilerin. Güney Azerbaycan’a niye fit olsunlar ki?

Gelişigüzel Tahran notlarına yarın devam edeceğiz inşaallah.

Yeni Şafak

Ahmedinejad’ın Tarihî Ziyaretine Yazık Eden Manşetler

Add comment Ağustos 18th, 2008

Pardon, ben mi yanlış anladım? İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın İstanbul’da verdiği kardeşlik, dostluk, işbirliği ve dayanışma mesajları o kadar da önemli değil miydi yoksa?

İran ve Türkiye’nin iktisattan kültüre, siyasetten güvenliğe kadar her alanda imkânlarını birleştirerek bölge ve dünya barışına hizmet edebilecek büyük bir güç oluşturması gerektiğini söyleyen, iki ülke arasındaki ticarette dolar yahut euro yerine YTL kullanılmasını teklif eden, Sultanahmet’te Sünni kardeşleriyle omuz omuza namaz kılarak yeni bir İran-Türkiye tarihinin mukaddimesini yazmaya ve Şii-Sünni gerilimini düşürmeye çalışan, bu arada “halkıyla ve hükümetiyle Türkiye’yi çok sevdiklerini” ifade etmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan Ahmedinejad, Türk basınında bu sansasyonel çıkışlarından ziyade İstanbul trafiğinin kilitlenmesi meselesiyle gündeme geldi!

Malum; İran Cumhurbaşkanı’nın iki günlük ziyareti münasebetiyle güvenlik güçleri İstanbul’da bazı yolları kapattı, trafik alt üst oldu, insanlar büyük sıkıntı çıktı ve bunu duyan Ahmedinejad İstanbullulardan özür diledi… Benim nazarımda ancak ‘kutu haber’ değeri olan bu hadisenin başta “kaptan gemisi” Hürriyet olmak üzere bir sürü gazete tarafından manşete çekildiğini görünce neye uğradığımı şaşırdım; güleyim mi ağlayayım mı, bilemedim. Ziyaretin ilk günüyle ilgili haberleri birinci sayfanın alt kısımlarında ve Türkiye-İran yakınlaşmasının önemini hiç vurgulamadan vererek stratejik derinliğin “s”sinden bile nasiplenmediklerini ortaya koyan bu gazeteler, ziyaretin ikinci günündeki önemli gelişmeleri de böyle bir manşetle harcayarak Türkiye basınının ne kadar komik ve aynı zamanda içler acısı bir halde olduğunu cümle aleme göstermiş oldular.

“Flaş… Flaş… Flaş… Ahmedinejad, İstanbul trafiğinin kilitlenmesinden ötürü özür diledi!…” Bu mudur yani? Hepsi bu mu? Ha, bir de Osmanlı’dan özür dilemiş Ahmedinejad! Bu müthiş gelişmeyi (!) Bugün gazetesinin manşetinden okuyalım: “AHMEDİNEJAD ÖZÜR DİLEDİ: İran Cumhurbaşkanı ‘Yolların kapanmasına üzüldüm’ diyerek halktan, Cuma namazını Sultanahmet’te kılarak da Osmanlı’dan özür dilemiş oldu.”

İran Cumhurbaşkanı’nın Sultanahmet’teki kardeşlik, dostluk, yoldaşlık mesajına böyle mi yaklaşılır? ‘Özür diledi’ yerine ‘birlik mesajı verdi’ gibi bir ifade kullanmak gerekmez miydi?

* * *
Yeni Şafak Ahmedinejad’ın Türkiye’ye gelişini Cuma günü manşetten görmeyince bozulmuştum. Neyse ki Cumartesi’nin manşeti ağzıma layıktı: “SULTANAHMET’TEN CUMA MESAJI: Türkiye ile her alanda işbirliği isteyen İran lideri Ahmedinejad, ‘Sünni camiinde namaz kılarak bir mesaj veriyorum. Türkleri çok seviyoruz. Bırakalım doları euroyu, YTL ile iş yapalım’ dedi.”

Budur işte!

* * *
NOT: Geçen hafta bir grup gazeteci arkadaşla birlikte Tahran’daydım. Birçok yetkili ile görüştüm, merhum İmam Humeyni’nin kabrini ziyaret ettim, Samand otomobilinin üretildiği fabrikayı gezdim… İzlenimlerimi yarın Yeni Şafak okurlarıyla paylaşacağım inşaallah.

Yeni Şafak

Ahmedinejad’ın Ziyareti: Tarihte Yeni Bir Sayfa

Add comment Ağustos 16th, 2008

“İran, Türkiye, Suriye ve Irak’ın iktisattan kültüre, siyasetten güvenliğe kadar her alanda işbirliğine gitmeleri tabiidir. Zira bu ülkeler aynı kültür havzasına aittir.”

“Türkiye’nin ilerlemesini kendi ilerlememiz gibi görüyoruz. Biz kardeşiz. Aynı dîne mensubuz. Halkı ve hükümetiyle Türkiye’yi seviyoruz. Çok seviyoruz.”

“Türkiye ve İran, imkânlarını birleştirerek birbirini tamamlayabilir. İki ülke arasındaki işbirliği büyük bir güç oluşturabilir. Bu güç, bölge ve dünya barışının tesisinde kullanılabilir. İzzet yolunda beraber yürümeye azmedersek bunu gerçekleştirebiliriz. Ne mutlu bize ki bu irade bugün iki ülkede de mevcuttur.”

“Biz Türkiye’yi içten seviyoruz. Türkiye ile daima beraber olacağız.”

Türkiye’yi ziyaret eden İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın dün İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında verdiği bu beyanatlar, yepyeni bir ‘İran-Türkiye Vizyonu’na işaret ediyor. Bu vizyon bir muhabbet vizyonudur. Bu vizyon bir stratejik ortaklık vizyonudur. Bu vizyon bir yoldaşlık vizyonudur. Bu vizyon bir ittifak ve hatta ittihad (birlik) vizyonudur…

İran’ın en yüksek tirajlı gazetesi olan Hemşehri’nin geçen Pazar günü neşrettiği bir makalede özetle şöyle deniliyordu: “Ortadoğu, tarihinin en zorlu günlerini yaşıyor; fakat İran-Türkiye-Suriye ittifakı ile bütün krizlerin üstesinden gelebiliriz. Amerika, bu üç ülkenin beraber hareket ettiği hiçbir yerde başarılı olamaz. Irak’ta olamadı işte. Suriye üzerindeki planları da, İran ve Türkiye’nin Suriye’ye sahip çıkması sayesinde suya düştü… Ahmedinejad’ın Türkiye ziyareti, bölgenin kurtuluşu için elzem olan ittihada doğru atılmış tarihî bir adım olacaktır.”

Bu satırlar bana Şark’ul Avsat gazetesinde Suriye Başbakanı’nın Türkiye ziyareti münasebetiyle yayınlanan bir makaleyi hatırlattı. O makalenin özeti: “Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesine yönelik Amerikan planları, istişare ve diyalogun temel giriş kapısını oluşturmakta. Başbakan Miro’nun ziyareti bu sorunlar etrafında anlaşmanın temelini sağlamlaştırma noktasında başarılı olduğu takdirde, Cumhurbaşkanı Esed’in gelecek aylar için planlanan ziyareti Türkiye-Suriye ilişkilerinin stratejik ufkunun çizimi için bir ön hazırlık olacak. / Bölgenin yeni haritasının, Araplar, Türkiye ve İran’ı tek bir İslam medeniyetine ait güçler olarak buluşturacak biçimde çizimine yönelik böyle bir ziyaret, dünyayla açılımcı ve güçlü bir diyaloga geçecek medeniyet tablosunun çiziminde en sağlam doku olabilir.”

Salı günü Tahran’da görüştüğüm İran Dışişleri Bakanı Muttaki’ye şöyle bir soru sordum: “Suriye ile stratejik ortaklık kuran, böyle bir ortaklığı Irak’la da kurmak isteyen, geçmişte büyük sorunlar yaşadığı Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri ile beraber hareket etmenin yollarını arayan, Türkiye ile karşılıklı bağımlılık ilişkisini geliştirmeye azmeden ve bu arada Mısır’la arasındaki buzları eritmeye dönük adımlar da atan İran’ın, bölge ülkeleri arasındaki karşılıklı güvensizliğe son vererek bölgesel bir entegrasyonun zeminini oluşturmaya çalıştığı söylenebilir mi?” Bu soruyu büyük bir memnuniyetle karşılayan Muttaki, tespitimin yerinde olduğunu belirtip, “karşılıklı ekonomik bağımlılık yoluyla tesis edilecek güven ortamının zamanla her alanda birlikte hareket etmeyi mümkün kılacağını” ifade etti.

Ahmedinejad’ın dünkü beyanatları, İran’ın böyle bir vizyona sahip olduğunu en ufak bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. Türkiye’nin son yıllardaki Ortadoğu ve bilhassa Suriye-İran açılımları da böyle bir vizyona işaret ediyor. Türkiye ile İran arasında imzalanan –ve henüz imzalanamayan- işbirliği anlaşmalarını fevkalade önemli ve değerli kılan da, her şeyden evvel, böyle bir vizyonun mevcudiyetidir.

***

Cenab-ı Hakk’a ne kadar şükretsek az: İran’da Safevi iktidarının kurulduğu 1502 yılından itibaren karşılıklı düşmanlığı meslek edinmiş, birbirinin canına okumak için varını-yoğunu ortaya koymuş, korkunç savaşlara tutuşmuş, barış zamanlarında da birbirinin kuyusunu kazmış, yirminci yüzyılda Batılıların şemsiyesi altında ittifak kurarken de birbirine şüpheyle bakmış, İran İslam Devrimi’nden sonra da karşılıklı güvensizlikten kurtulamamış olan Türkiye ve İran, son yıllarda şeytanın bacağını kırıp güven bunalımını aşmaya ve menfaatlerini tevhit etmeye başladı. Bundan sonra yol birlik ve beraberlik yoludur. İkili ilişkilerde yaşanan ufak-tefek sıkıntılar bu gerçeği asla gölgeleyemez.

İran Cumhurbaşkanı, bir Osmanlı camiinde Sünni kardeşleriyle omuz omuza Cuma namazı kılarak, tarihte yeni bir sayfanın açıldığını müjdelemiştir. Onu sevinç gösterileri ve tekbir sesleri ile karşılayıp uğurlayan cemaat de tarihte yeni bir sayfanın açıldığını coşkuyla teyit etmiştir. Mübarek olsun.

Yeni Şafak

İyice Hipotetik Bir Yazı

Add comment Ağustos 13th, 2008

Bu çılgınlığa bir son verelim” sözünü Rusya’dan önce Güney Osetya ve Abhazya’ya söylemeliydi Saakaşvili. “Oturalım, konuşalım, bir orta yol bulalım. Zira bu gidişle hem Gürcüler hem de Abhazlar ve Osetler mütemadiyen kaybedecek, kazanan hep Rusya olacak” demeliydi. Geç olsun güç olmasın; bari şimdi desin.

Demezse ne mi olur?

Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık rüyalarına son vermeyi umarken Gürcistan’ın bağımsızlığını (Rusya’dan bağımsızlığını) sona erdiren basiretsiz ve ferasetsiz lider olarak tarihe geçebilir.

Halkına verdiği sözleri tutamadı… Ekonomik sıkıntıları gideremediği gibi, bu başarısızlığın üstünü örten milliyetçi politikalarında da çuvalladı… Gürcistan’ı felakete sürükledi… Halk, fitilinin ateşlenmesini bekleyen dinamit gibi patlamaya hazır olsa gerek. Saakaşvili’nin bir ‘Kontra Kadife Devrim’le devrilmeyeceği ve yerine Rusya yanlısı bir liderin gelmeyeceği ne malum?

Sırtını ABD’ye dayayarak kahraman olamayacağını anladığını umduğumuz Saakaşvili, bu krizi Güney Osetya ve Abhazya yönetimlerini dışlayıp sadece Rusya yönetimi ile müzakere ederek çözemeyeceğini de anlamalı. Rusya bugün ‘tamam’ der, yarın ‘devam’ der. Verdiği sözü asla tutmaz. Kalıcı çözüm için tek yol Abhaz ve Osetlerle anlaşmak.

Abhazya’daki mevcut yönetimin -önceki Ardzınba yönetiminden farklı olarak- Rusya ile arasına mesafe koymaya çalıştığı biliniyor. Saakaşvili’nin aklı varsa bu fırsatı değerlendirip Abhaz yönetimi ile makul bir zeminde buluşmaya çalışır. Genişletilmiş özerklik teklifinde bulunabilir mesela. O olmazsa federasyon seçeneği üzerinde durabilir. O da olmazsa, Abhazya’nın ‘Rusya lehine bağımsızlığı’ yerine ‘Gürcistan lehine bağımsızlığı’nı temin etmenin yollarını arayabilir, konfederatif bir birliğin izini sürebilir.

Son yıllarda içine düştüğü derin iktisadi buhran yüzünden Gürcistan’la restleşme azmini büyük ölçüde kaybetmiş olan ve bunun üstüne bir de savaşın ağır faturasıyla karşı karşıya kalan Güney Osetya ahalisinin huzur ve refah özlemi de bir orta yolun bulunabileceği ihtimaline işaret ediyor. Yeter ki aransın.

Ya yanılıyorsak? Ya faşist Saakaşvili bağrına taş basıp makul tekliflerde bulunacak olsa bile Güney Osetya ve Abhazya’nın bu teklifleri kabul etme ihtimali bulunmuyorsa? Ne olur o zaman? Mesela şu olur: Bir gün şartlar öyle bir değişir ki, Ruslar Abhazya ve Güney Osetya’yı Gürcistan’a satıp giderler. Abhazlar ve Osetler de kaçırdıkları fırsatlara yanarlar.

İyice hipotetik bir yazı oldu, değil mi?

Yeni Şafak

Bu Gidişle Gürcüler de Osetler de Abhazlar da Kaybedecek

Add comment Ağustos 12th, 2008

Abhazya, egemen bir cumhuriyet olarak, Sovyetler Birliği’nin kurucu unsurları arasındaydı. Gürcistan’la aynı statüdeydi. 1931′de Stalin’in alavere-dalaveresi ile Gürcistan’a bağlı bir özerk cumhuriyete dönüştürüldü. Sovyetler Birliği’ne ait olan bu tasarruf, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber hükmünü kaybetmiştir. Abhazlar meseleye böyle bakıyor ve ilan ettikleri bağımsızlıkta ısrar ediyorlar. Gürcistan yönetiminin -bilhassa Saakaşvili’nin- ‘Abhazya benim müktesep hakkımdır, orada istediğimi yaparım’ tavrı, Abhazların gururunu kışkırtmaktan ve ilan ettikleri bağımsızlıkta ne pahasına olursa olsun ısrar etmeleri sonucunu doğurmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu da Rusya’ya gün doğuruyor tabii. Abhazya “bağımsızlık” bayrağı altında Rus nüfuzuna girerken, Gürcistan da Rusya karşısında zaafa düşüyor.

Güney Osetya’nın hikâyesi Abhazya’nın hikâyesinden farklı. Daha Çarlık döneminde Rusya tarafından Gürcistan’a bağlandı ve Sovyetler Birliği döneminde de Gürcistan’a bağlı özerk bölge oldu. Birliğin dağılması üzerine kurulan Rusya Federasyonu’na katılmak (Kuzey Osetya ile aynı çatı altına girmek) için birkaç kere müracaatta bulundu, ancak bu isteği Rusya Federasyonu yönetimi tarafından geri çevrildi. Provokasyon malzemesi olarak Gürcistan tarafında bırakılması tercih edildi. Uzun vadede Rusya’ya iltihak etmek üzere bağımsızlık bayrağını yükseltince Gürcistan yönetiminin hışmına uğradı; Rusya da -“barış gücü” dümeniyle- Gürcistan’ı Güney Osetya üzerinden istikrarsızlaştırmak için harekete geçti. 1991-92 yıllarında şiddetli çatışmalar yaşandı, 2000′e yakın insan öldü. Sonra uzun bir ateşkes dönemi yaşandı. Bu dönem daha da uzayabilirdi. Saakaşvili, uzayan ateşkes dönemini, ‘Siz aslında Gürcüsünüz’ gibi saçma sapan lakırdılarla Osetlerin bam teline basacağı yerde onları Gürcistan’a dost edecek söylem ve icraatlarla değerlendirebilirdi. Bütün etnik gruplara eşit mesafede duran adil ve müşfik bir devlet manzarası arz etmeye, Gürcistan’ın Osetler için Rusya’dan daha cazip olduğu fikrini yaymaya çalışabilirdi. Ama o ne yaptı? Kurduğu faşist gençlik teşkilatının eğitim kampında Gürcü Ortodoks Kilisesi Patriği ve Savunma Bakanı ile gövde gösterisi yaparak ‘Bizim dini ve milli otoritemize tâbi olmayı reddedenleri askeri gücümüzle dize getiririz’ mesajı verdi. Hıristiyan Gürcülerin şoven duygularını kabarttı ve 2008 sonuna kadar hem Güney Osetya’nın hem de Abhazya’nın defterinin dürüleceği müjdesiyle(!) bu duyguları ayyuka çıkardı.

O müjde şimdi yerlerde sürünüyor! Güney Osetya’nın başkentini kuşatan Gürcistan ordusu masum Osetleri başarıyla kıyımdan geçirdi(!), ama Rusya’nın müdahalesi yüzünden sonuca gidemedi. Üstelik, masum Gürcülerin vahşi Rus bombardımanı altında can verişlerini çaresizlik içinde seyretmek zorunda kaldı. “Gürcistan: Kafkasların en muhkem askeri gücü” efsanesi de daha başlamadan bitti; Saakaşvili Güney Osetya’yı alamadığı gibi, Amerikan yardımları ve Türkiye tecrübesi ile inşa edilen anlı şanlı askeri üslerini/tesislerini de kaybetti. Kibirli bir aymazlıkla davet edilen Rus saldırısında yerle bir oldu hepsi.

“Bu çılgınlığa bir son verelim” sözünü Rusya’dan önce Güney Osetya ve Abhazya’ya söylemeliydi Saakaşvili. “Oturalım, konuşalım, bir orta yol bulalım. Zira bu gidişle hem Gürcüler hem de Abhazlar ve Osetler mütemadiyen kaybedecek, kazanan hep Rusya olacak” demeliydi. Geç olsun güç olmasın; bari şimdi desin.

Demezse ne mi olur? Bunu yarın konuşalım.

Yeni Şafak

Saakaşvili ve Şovenist Siyasetin İflası

Add comment Ağustos 11th, 2008

Amerika Birleşik Devletleri, Gürcistan’a askeri destek veriyor. Türkiye Cumhuriyeti de Gürcistan’a askeri destek veriyor. İkisinin de gayesi Rus yayılmacılığının önüne geçmek. Öyleyse, Washington ve Ankara’nın müşterek bir Gürcistan siyasetine sahip olduklarını söyleyebilir miyiz? Hayır, söyleyemeyiz.

Küresel hegemonyasına potansiyel bir ortak olarak gördüğü Rusya’yı her cephede sıkıştırmak ve dahası Rusya’nın sofrasındaki Kafkas pastasından da pay almak isteyen Washington için Gürcistan, bu yolda kullanabileceği bir enstrümandan ibarettir. Ankara ise Gürcistan’ı Rusya’ya karşı emniyet supabı olarak görüyor. “Rusya’yla iyi ilişkiler içinde olalım, ama komşu olmayalım” diyor Ankara; onun için Gürcistan’ın Rus nüfuzuna karşı dirençli olmasını arzu ediyor.

Türkiye ile Ermenistan arasında, Ermenistan’daki onbinlerce Rus askerinin geri çekilmesini temin edecek -dolayısıyla Rusya’nın Türkiye’ye Ermenistan üzerinden komşuluğunu sona erdirecek- bir güven ve işbirliği ortamı oluşturmak için uygun konjonktürü kollayan Ankara’nın, Rusya ile köprüleri tamamen atmaya azmetmiş bir Gürcistan’ı desteklemesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak bir şey varsa, şudur: Rusya’nın fitne olarak tepe tepe kullandığı Abhazya ve Güney Osetya meseleleri makul bir çözüme kavuşturulmadan Gürcistan üzerindeki Rus hesaplarının boşa çıkarılabileceğine gerçekten inanıyor muydu Ankara? İnanmıyor idiyse, bu meselelerin makul bir çözüme kavuşturulması için neden gayret sarf etmedi?

Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili’yi tanıyanlar, “Böyle bir gayret beyhude olurdu” diyeceklerdir. Hıristiyan Gürcü kimliğini (dikkat buyurun: HIRİSTİYAN GÜRCÜ kimliğini) bütün tebaasına kabul ettirmeyi vazife belleyen, resmi Gürcistan nüfusunun dörtte birini teşkil ettikleri halde Müslümanları aslî unsur olarak görmeyen, Gürcü’nün Müslüman’ını de muteber kabul etmeyen, Gürcistan sanki bir Hıristiyan memleketinden ibaretmiş gibi davranan, Acaristan bölgesinde kontrolü sağlar sağlamaz bu bölgenin bayrağına bir haç yerleştirerek Hıristiyan dayatmacılığını tescilleyen, zaten Haçlı seferlerinde kullanılan bir flamayı göreve gelir gelmez ülkenin yeni bayrağı olarak seçmek suretiyle Müslümanlara peşinen meydan okumuş olan, Gürcü harici Hıristiyan unsurları da mütemadiyen kışkırtan, Abhazların ve Osetlerin “aslında Gürcü”lüğünden dem vurarak etnik asabiyetleri kamçılayan, hülasa kaşındıkça kaşınan faşist Saakaşvili’nin Abhazya ve Güney Osetya’ya itimat telkin edecek bir siyasete sevkedilmesi elbette kolay olmazdı. Fakat Güney Osetya’daki gövde gösterisinin Rusya’dan gördüğü korkunç tepki, aklını başına almasına vesile olabilir.

Sırtını dayadığı ABD’nin her şeye kadir olmadığını idrak edip yelkenlerini suya indiren ve Ruslara “gelin bu çılgınlığı sona erdirelim” diye yalvaracak kadar çaresiz kalan Saakaşvili’yi Abhazya ve Güney Osetya konusunda sağduyuya davet etmenin tam zamanı!

Sağduyunun ayrıntılarına Cumartesi günü girmiştik. Yarınki yazımızda biraz daha girelim.

Yeni Şafak

Güney Osetya ve Abhazya İçin

Add comment Ağustos 9th, 2008

Gürcistan hükümeti, Güney Osetya’nın fiili bağımsızlığını bombardıman marifetiyle sona erdirmek için harekete geçti. Kafkasya çalkalanıyor. Binlerce Kuzeyli Oset ve Abhaz, Gürcistan’a karşı Güney Osetya askerleri ile omuz omuza savaşmaya hazırlanıyor. 1918′de Osmanlı’nın desteğiyle kurulup 1921′de Kızılordu tarafından yıkılan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’nde Abhazlar ve Osetler ile beraber hareket etmiş olan Adigeler de Güney Osetya ile dayanışmanın gereğine vurgu yapıyorlar.

Öte yandan, Rusya Federasyonu da Güney Osetya’yı destekliyor; tıpkı Abhazya’yı desteklediği gibi. Kuzey Kafkasyalıların hatırı için mi yapıyor bunu? Hayır. “Büyük Rusya”nın menfaatleri öyle gerektirdiği için yapıyor. Abhazların ve Osetlerin bağımsızlık davaları Rusya’nın umurunda değil. Rusya, bu halkları -ve dahî Gürcüleri- eskisi gibi köleleştirmeye dönük planlar bile yapıyordur!

Çeçenistan’ın bağımsızlığını kan deryasında boğmaya çalışan ve hatta Adigey Cumhuriyeti’nin özerklik statüsünü bile ortadan kaldırmaya ahdeden Rusya’ya, sırf Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını destekliyor diye minnet duyacak değiliz. Bu desteği pragmatik bir iyimserlikle karşılamak da bana ters geliyor. Rusya’nın himayesinde elde edilecek bir bağımsızlığın asla tam bağımsızlık olmayacağını, hatta tam kölelik olacağını düşünüyorum. Elini Ruslara kaptırıp da kolunu kurtarabilmiş bir Kafkas halkı var mı?

Yıllar önce Abhazya meselesi üzerine yazdığım bir yazıda şöyle demiştim: “Rusya’ya bağımlılık anlamına gelen bir ‘bağımsızlık’ mı iyidir, yoksa Gürcistan sınırları dahilinde bağımsızlığa yakın bir özerklik mi? Ben ikincisini tercih ederim.” O zamanlar Gürcistan’ın başında Şevardnadze vardı. Şevardnadze, Abhazya’ya “genişletilmiş özerklik” teklif ediyordu. Güney Osetya için de böyle bir çözüm gündeme gelebilirdi. Hâlâ gündeme gelebilir. Saakaşvili selefine nazaran daha ‘merkeziyetçi’ bir devlet başkanı olsa da, genişletilmiş özerklik seçeneğini bağımsızlık ihtimaline tercih edebilir. Belki etmeyecektir, ama denemekte fayda var.

AK Parti’ye kapatma davası açılmadan birkaç gün önce, Gürcistan ve Abhazya liderlerinin Türkiye’ye davet edilip Başbakan Erdoğan’ın ev sahipliğinde bir araya getirileceği ve aralarındaki meselenin çözülmeye çalışılacağı haberi yayılmıştı… O buluşma mutlaka gerçekleştirilmeli! Ve Güney Osetya lideri de görüşmelere mutlaka dahil edilmeli! Rusya’yı dengelemek için Gürcistan’la haklı olarak yakınlaşan Türkiye, bu yakınlaşmadan Abhaz ve Oset halklarını da faydalandırmak için elinden geleni yapmalı.

Türkiye’de binlerce akrabaları bulunan mezkûr halkları Moskova’nın nüfuz alanında bırakmak da Tiflis’in insafına terk etmek de Türkiye’ye yakışmaz. Tiflis, Rus emperyalizminden korunmak için Ankara’nın dostluğuna muhtaçtır ve dolayısıyla Ankara’nın telkinlerine açıktır. Bu imkân Abhazların ve Osetlerin -aynı zamanda Gürcülerin- selameti yolunda kullanılmazsa çok yazık olur.

Gürcistan, ‘bağımsızlık olmaz’ diyor. Abhazlar ve Osetler ise ‘bağımsızlıktan başka hiçbir şey olmaz’ diyorlar. Bu restleşmeyle nereye varılacak? Ne Gürcistan Abhazlara ve Osetlere kat’i olarak diz çöktürebilir, ne Abhazlar ve Osetler Gürcistan’a. Karşılıklı rıza ile şekillenecek bir statüko olmadan, tarafların kazandığı veya kazanacağı hiçbir mevzi garantili olmayacaktır. Her an yeniden alevlendirilmeye müsait fitne yalnız ve yalnız Rusya’nın işine yarayacaktır. Bu kısır döngüden çıkmak için bir orta yol bulunmalı. Seçenekler şunlar: 1-Abhazya ve Osetya’nın bağımsız devletler olarak Gürcistan’la konfederatif bir yapıda birleşmeleri, 2-Federasyon, 3-Abhazya ve Osetya’ya geniş özerklik. Bu seçenekler sırayla zorlanmalı, en kötü ihtimalle üçüncü seçeneği hayata geçirmek için taraflar ikna edilmeye çalışılmalı.

Ama bundan önce yapılması gereken bir şey var: Orta yol imkânlarını hiç değerlendirmeden Güney Osetya’nın tepesine binen, Oset köylerini ve şehirlerini acımasızca bombalayan, çok sayıda masum Oset’in kanına giren ve binlerce Oset’i sürgün yollarına döken Gürcistan’a ‘dur’ demek!

Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili bir açıklamasında “bölgesel barış ve güvenliği tehdit edebilecek bu çatışma ortamının itidal, sağduyu ve diyalog yoluyla aşılması” isteniyor. Gürcistan’a gösterilen dostluğun ‘rezervsiz bir destek’ olmadığını ortaya koyması bakımından önemli ve değerli bir açıklama, ama yeterli değil. Askeri harekâtın durdurulması ve diyalog sürecinin başlatılması için Gürcistan hükümetine net bir çağrı yapılmalı, bu çağrıya diyalog için yer ve zaman önerisi de eklenmeliydi: Türkiye… Hemen şimdi!

Yeni Şafak

Kurtlar Vadisi Olmasaydı…

Add comment Ağustos 6th, 2008

Ergenekon Davası sanıklarından Güler Kömürcü’nün bilgisayarında “Kurtlar Vadisi” dizisi ile ilgili bir rapor bulundu.

Ergenekon’un yan kuruluşlarından olduğu iddia edilen Sosyal Araştırmalar ve Strateji Geliştirme Merkezi (SESAR) tarafından hazırlanan raporda şöyle deniliyor:

“Bugün birçok noktada ‘Kurtlar Vadisi Etkisi’ dediğimiz bir dönüşüm yaşanmakta. Toplumsal bir histeri haline dönüşen dizi, hedeflediği ve hedeflemediği birçok amacı; arka plandaki derin senaryo desteği ile gerçekleştirme konusunda hayli başarılı. Dizi ile toplumun bilinçaltına verilen mesajlar, bir yandan toplumun bir yandan da devletin atomize olmasına ve bunun yadırganacak değil, mevcut konjonktürün doğal bir uzantısı olduğu yolunda ön kabul yaratılmasına yardımcı oluyor.”

Raportörlerin derdi gayet açık; Ergenekon tipi örgütlenmelerin deşifre edilmesinden, vatan-millet diye diye vatanın-milletin canına okuyan derin komplocuların iplerinin pazara çıkarılmasından, devlet müdafaası adı altında yürütülen kirli savaşın bütün iğrençliğiyle ortaya konulmasından ve toplumun bunlara karşı bilinçlendirilmesinden şikâyet ediyorlar.

Ergenekon Davası gibi inanılmaz derecede ‘kompleks’ bir davanın topluma hiç yadırgatıcı gelmemesinden anlıyoruz ki, adamlar bu şikâyetlerinde gayet haklılarmış.

Devlete bağlı güçler, birtakım stratejik veya taktik hesaplar uğruna, devletin has adamlarını öldürebilirler mi? “Vatan-Millet-Sakarya” deyip duran kimselerin PKK unsurları ile iş tutmaları mümkün mü? Terörle mücadele eroin ticaretine dönüştürülebilir mi? İrtica teranelerinin perde arkasında banka vurgunları olabilir mi?… “Kurtlar Vadisi”nden önce bu sorulara ‘olabilir’ cevabını verecek pek az kimse bulunabilirdi. Şimdi ise ‘olamaz’ diyecek kimse bulmakta güçlük çekilir. Bu televizyon dizisi, ‘derin devlet’ diye anılan çetelerin tezgâhlarını paramparça etti. Asırlık bir provokasyon/komplo geleneği yerlerde sürünüyor bu dizi sayesinde. Toplum uyandı, üzerinde oynanan aşağılık oyunu fark etti, Ergenekon Davası’nı yadırgamayacak kadar bilinçlendi.

Biz bu bilinci binlerce kitap, gazete makalesi ve televizyon açık oturumu ile aşılayamazdık topluma. Nitekim yıllardır aşılayamadık. Dönen derin dolapları anlatamadık. Anlatabildiysek de inandırıcı olamadık. Fakat “Kurtlar Vadisi” toplumu ikna etti. En inanılmaz gerçekleri bile kabul ettirdi topluma. ‘Girift’ düşünmeyi ve olayların ardındaki gerçeği görmeyi öğretti.

“Kurtlar Vadisi” olmasaydı, belki Ergenekon Soruşturması için gereken ufuk da olmayacaktı; bu soruşturmayı başlatıp yürütecek polisler, savcılar da olmayacaktı…

Türkiye’nin önünü aydınlatan “Kurtlar Vadisi” için, bu diziye emeği geçen herkese şükran borçluyuz. Bilhassa, derin senaryoları ifşa eden senaristlere… Ve onların danışmanı, rehberi, yönlendiricisi Ömer Lütfi Mete’ye…

Ömer Lütfi Mete kalp krizi geçirdi. Yüreğimiz ağzımıza geldi. Şükür ki durumu iyiymiş. Aziz Ömer ağabeyime Rahmân ve Rahîm Allah’tan acil şifa diliyorum.

Yeni Şafak

Önceki Yazılar