Haziran 2008 Arşivi
Haziran 30th, 2008
Irkçı beyaz Amerikalılar, Afrikalılara “nigger” derler. “Pis zenci” anlamına gelir.
Irkçı Almanlar, Türklere “Kanacke” derler. “İlkel insan” anlamına gelir.
Irkçı Türkler, Araplara “bedevi” derler. Sözlük anlamlarının ötesinde “Pis Arap” anlamına gelir. “Nigger” ve “Kanacke” gibi bir şey.
* * *
Ku-Klux-Klan’cılar “nigger” derken ve Neo-Naziler “Kanacke” derken nasıl aşağılık bir ırkçılık sergiliyorlarsa, bizdeki “çağdaş, ilerici, devrimci” kılıklı faşistler de “bedevi” derken öyle aşağılık bir ırkçılık sergiliyorlar.
Arap komşularımıza ve dahî Arap ırkından gelen vatandaşlarımıza inanılmaz bir pervasızlıkla, inanılmaz bir arsızlıkla, inanılmaz bir edepsizlikle dil uzatıyorlar.
Ku-Klux-Klan’cılardan ve Neo-Nazilerden bin kat beterler; çünkü marjinal örgüt toplantılarında veya sokak kavgalarındaki ağız dalaşlarında filan değil, devletin ve sivil toplumun önemli kurumlarınca düzenlenen toplantılarda yapıyorlar bunu.
Hatta, o kurumlar adına yapıyorlar.
Yapıyorlar ve yaptıkları yanlarına kâr kalıyor.
“Nedir bu ırkçı kin ve nefret? Nedir bu ilkellik? Nedir bu bayağılık? Ayıp olmuyor mu?” diye soran yok.
* * *
En son, İstanbul Barosu’nun düzenlediği Cumhuriyet Hukuku Paneli’nde yaşandı böyle bir rezalet.
İstanbul Barosu Meclis Başkan Vekili kalkıp “Çankaya’ya Arap bedevi kılıklı bir eşle birlikte bir adam çıktı” dedi, düpedüz ırkçılık yaptı, ilkellik destanı yazdı; ama panel katılımcılarından ve izleyicilerinden hiç kimsenin sesi çıkmadı.
İstanbul Barosu da “Arap halklarından ve Arap kökenli yurttaşlarımızdan özür dileriz” demeye gerek duymadı tabii.
Neden duysun ki?
O çirkin ifadelerin eleştirildiği gazete haberlerinde ve yorumlarında sadece “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşine ağır hakaret” üzerinde duruldu; “Kâbe Arabın olsun, Çankaya bize yeter” mısraında en ‘veciz’ ve en aşağılık ifadesini bulan İslam düşmanlığından mütevellit Arap düşmanlığı, bu ırkçı hezeyan, “çağdaşlık” kisvesi altındaki bu müzmin hastalık hiç sözkonusu edilmedi
Demek oluyor ki, cumhurbaşkanı ve eşi hedef alınmamış olsaydı, o Arap düşmanı ırkçılık tezahürü görmezden gelinecekti!
* * *
Arap kardeşlerimizi tahkir ve tezyif ifadesi olarak “bedevi” kelimesinin bu ülkede bu kadar rahat kullanılabilmesi, hatta “Arap” kelimesinin bile hakaret maksadıyla kullanılmasında sakınca görülmemesi, bunun efkar-ı umumiyi rahatsız etmeyip gayet normal karşılanması inanılır şey değil.
Utanmalıyız!
Yeni Şafak
Haziran 28th, 2008
Bir günlüğüne ortadan kaybolalım
“Darbeye Karşı Ses Çıkar”maya çağrılan İstanbullular, geçen hafta Beyoğlu’nda düzenlenen protesto yürüyüşüne maalesef umduğumuz ilgiyi göstermediler. Darbeye muhatap olan iktidar partisine oy vermiş olan milyonlarca İstanbulludan sadece üç-beş bin kişi katıldı yürüyüşe. Aslında o bile şüpheli. Yürüyüşe katılanların önemli bir kısmı, AK Partili filan değil, seçilmiş hükümeti ve meclisi darbecilere karşı savunmayı demokratik tutarlılığın gereği olarak gören farklı sol gruplara mensup kimselerdi.
Her neyse… Asıl meseleye gelelim:
“Cumhuriyet Mitingleri” adı altında düzenlenen ulusalcı gösterilerdeki kalabalıkların üçe-beşe katlanmasını arzu ederdik; fakat “Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Yürüyüşü”nin İstanbul ayağı bu kadar zayıf olunca, Türkiye çapında düzenlenmesi planlanan yürüyüşlerden pek bir şey bekleyemiyoruz tabii.
Sandıkta darbecilerden babalar gibi hesap soran vatandaş, aynı şeyi sokaklarda ve meydanlarda yapmaya hiç mütemayil görünmüyor. Ya devletle bire bir çatışmaya girmekten korkuyor, ya provokasyon olur diye endişeleniyor, ya eylem mahalline kadar gidip pankart taşımaya ve slogan atmaya üşeniyor, ya da “Bu benim tarzım değil” deyip geçiyor. (Haydi Malatya, bugünkü mitingde şaşırt bizi!)
Öyleyse ne yapmalı? Tabii ki Nihat Nasır’a kulak vermeli!
* * *
Gerçek Hayat ve 8sutun.com yazarı Nihat Nasır, bunların ikisinde birden yayınlanan (ve birçok internet haber sitesinde iktibas edilen) “Buyurun Memleket Sizin Olsun” başlıklı yazısında diyor ki:
“Memleketi krize sürüklemekten imtina etmeyen ve aldığı kararlarla halkı yok saymaktan perva göstermeyen anlayış, ‘Sütçü İmam’ın, Maraş’ı ‘Kahraman’ yapan soylu direnişinin vesilesi olan başörtüsüne sahip çıkmanın suç olduğuna inanıyor! Bizleri mücrim yerine koyup, kendileri gibi düşünmediğimiz için cezalandırmaktan geri durmuyor! ‘Hayatın içinden çıkıp gidin!’ diye gürlüyor! Ve adeta, ‘evinizden çıkmayın!’ dercesine üzerimize abanıyor! Tamam, öyleyse biz de evimizden, bir günlüğüne de olsa çıkmayalım!
Sevgili Yusuf Armağan’la bu kuşatmadan nasıl sıyrılacağımız üzerine konuşuyorduk. Birden aklıma, bundan birkaç yıl önce, ‘madem bizi yok sayıyorlar, öyleyse bir günlüğüne de olsa gerçekten yok olalım’ şeklinde tasarladığım sivil bir eylem geldi. Toprağı bol olsun, Gandi’den mülhem aklıma gelen bu pasif eylemin, hayata geçirilip geçirilemeyeceğini teati ettik. Bugüne kadar hiç denenmemiş bir eylem türü bu… Çok basit, sade ve yalın bir eylem… Ekmek almak için bile olsa evden çıkmamak… En azından, bir günlüğüne…
Biz biliyoruz ki, 28 Şubatta vuku bulanlar, bir iktidar mücadelesiydi; 35 milyar doların nasıl iç edileceği meselesiydi… Bahanesi irticaaydı, başörtüsüydü, İmam Hatip liseleriydi… Bugün de öyle… 27 Nisan e-muhtırası, 367 kararı, kapatma davası ve nihayetinde, ‘başörtüsünün üniversitelerde yasak olmadığını’ söyleyen meclisin, alenen devre dışı bırakılmasıyla taçlanan (!) karar, 28 Şubatta kopartılan yaygaradan daha mı anlamlı? (…) Mesele başörtüsü değil, dibine kadar bir iktidar mücadelesidir… Bizlerden de, uygun gördükleri figüranlığa fit olmamızı istiyorlar, hepsi bu!
Gelin, mızıkçılık edip ‘biz bu oyunu oynamıyoruz’ diyelim. Gelin, ‘kim hangi rolü üstleniyorsa üstlensin ama biz figüran değil, esas oğlanız’ diyelim. Gelin, bizleri hiçbir şeyden anlamaz sanan statükoyu fena halde yanıltıp onları sobeleyelim… Gelin, ‘güzel ve yalnız’ ülkemizin huzurunu sabote edenleri çırak çıkaralım… Gelin, ‘Damoklesin Kılıcını’ bir güzel paketleyip geldiği adrese geri gönderelim… Gelin, bir daha hiç vermemek için bir günlüğüne; ‘buyurun memleket sizin olsun’ diyelim… Bir günlüğüne…
Şimdiye kadar denenmemiş bir eylem… Bağırmak çağırmak yok! Kırmak dökmek, hiç yok… Üstelik bu özelliğinden ötürü, karanlık odakların tertipleyeceği provokasyonlarla manipüle edilme riski sıfır… Yani dibine kadar ‘barışçı’ bir eylem!… Buna bir tür, ’sessiz çığlık’ da diyebiliriz. Ensesinde inşa edilen boza fabrikasına; ‘yetti artık!’ diye itiraz eden herkesi, bu eylemin oluşumuna katkı vermeye davet ediyorum.
Yarın, güzel bir gün olabilir…”
* * *
Bütün maddi kayıpları göze alarak Türkiye’yi bir günlüğüne ‘durdurmak’; cumhursuz bir cumhuriyetin neye benzediğini göstererek cumhur düşmanı cumhuriyetçilere gözdağı vermek…
Nihat Nasır rüya mı görüyor? Evet, rüya görüyor. Ve millet çoğunluğunun iradesini hiçe sayan güç odaklarıyla mücadele halindeki medya kuruluşları el birliği ile gereğini yapsalar, bu rüyanın gerçek olması işten bile değil.
Yeni Şafak
Haziran 25th, 2008
Pazartesi günkü yazımda milli takımı Muhammed Ali’ye benzettim, ama Muhammed Ali’den yeterince bahsetmediğim için bu benzetme biraz havada kaldı.
40 yaşın altındaki okuyucular, hele 35 yaşın altındaki okuyucular, Muhammed Ali isminin bizdeki heyecan verici karşılığını bilmiyor olabilirler.
Bildirelim:
1942′de ABD’nin Louisville şehrinde dünyaya gelen, 1960′da ağır sıklet boksta Olimpiyat Şampiyonu olan, 1963′te Sonny Liston’u yenerek Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu unvanını alan ve bu unvanı aldığı gün düzenlediği basın toplantısında Müslümanlığını ilan ederek Cassius Clay olan ismini Muhammed Ali olarak değiştiren adamımız, ringlere veda ettiği 1980′li yılların başına kadar estirdiği zafer rüzgârlarıyla Dünya Müslümanlarının ve cümle mazlumların en büyük ‘moral’ kaynaklarından biri oldu; “Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım” diyerek boks dünyasının Sony Liston, Joe Frazier, George Foreman, Ken Norton gibi ulularını darmadağın ettikçe, “Üçüncü Dünya” zafer sevincine boğuldu…
Bütün dünya Muhammed Ali’yi konuşuyordu ve Muhammed Ali’yi konuşmak demek –boksun ötesinde- dünyanın en önemli siyasi-içtimai meselelerini konuşmak demekti; zira, muazzam bir hatip ve ‘retorikçi’ olan Muhammed Ali, dünya çapındaki şöhretini, bu meseleler hakkındaki görüşlerini yaymak için tepe tepe kullanıyordu.
“Zenci” diye aşağılanan milyonlarca Afrika kökenli Amerikalı, beyazların rüyalarında bile göremeyecekleri büyük medeniyetlerin varisleri olduklarını vazeden ve Malcolm X’in “Siyah Güzeldir” sloganını dilinden düşürmeyip “Beyaz Saray’ı siyaha boyamak”tan söz eden Muhammed Ali sayesinde aşağılık kompleksinden kurtulmuştu…
İtilip kakılan Müslüman halklar, göğsünü gere gere “Elhamdülillah Müslümanım” diyen ve bunu yadırgayanlara o dillere destan sivri diliyle ağızlarının payını veren Muhammed Ali’de yitik itibarlarını bulmuşlardı…
Batı ırkçılığı, kolonyalizm, post-kolonyalizm ve emperyalizmden mustarip Asya ve Afrika halklarının nazarında, “beyaz adam”ın çirkinliğini haykıran, ırkçılığı yerden yere vuran ve Vietnam’ın işgaline karşı çıkarak askere gitmeyi hapse girmek pahasına reddeden Muhammed Ali, ‘renkli halkların’ kurtuluş savaşçısıydı…
Gecenin ikisinde-üçünde tatlı uykularımızı bölüp gazâ niyetine radyoların ve televizyonların başına geçerdik; Üsküp’ten Kinşasa’ya kadar her yerde, hepimiz, Muhammed Ali’nin yumruklarıyla mest olurduk; Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olmanın ötesinde, bir damla zafer için çırpınan yenilmiş halkların zaferiydi Muhammed Ali; intikamdı, iade-i itibardı, özgüvenimizin geri dönüşüydü…
Muhammed Ali’nin otobiyografisinden bir alıntı:
“(Libya lideri Kaddafi) Bütün maçlarımı takip ettiğini ve Frazier’le yaptığım maçı kaybettiğimde bütün İslam dünyasında, özellikle de Libya’da yaşanan hayal kırıklığını anlattı. ‘Doğrusunu isterseniz, ülkemizde neredeyse yas tutuluyordu.’ dedi. Aynı şeyleri Suudi Arabistan’a, Kuveyt’e, Endonezya’ya, Malezya’ya, Mısır’a gittiğimde de işitecektim. Pakistanlılardan, Güney Korelilerden, Taylandlılardan, Hintlilerden, Burmalılardan, akşamları radyoları başında maçımı dinleyen işçilerden de işitecektim. Bu gezim esnasında nereye gittiysem Frazier’le yaptığım maçtan bahsediliyordu. ‘Bir daha maç yaparsak,’ diye temin ettim Kaddafi’yi, ‘geçen defa göz yaşı döktürdüklerimi sevince boğacağım. Söz.’” (Kaynak: Muhammed Ali - Richard Durham ile Tek Özyaşamöyküsü / Kaknüs Yayınları)
* * *
Geçen yazıda söylediğim gibi: Milli takımımız Muhammed Ali’nin verdiği mesajları vermiyor, ama bazen aracın kendisi mesajdır. İslam Dünyası, Türkiye’yi, 600 sene boyunca Batı’ya karşı Müslümanlığın bayraktarlığını yapan ve Mustafa Armağan’ın tabiriyle “insanlığın son adası” olan Osmanlı ile özdeşleştiriyor. Milli takımımızın Batılı takımlar karşısındaki başarılarına da ‘tarihi bir zaviyeden’ bakıyor. Bu başarıları ‘Müslümanların zaferi, Müslümanların rövanşı’ olarak görüyor. Onun için, bir zamanlar Muhammed Ali’nin maçları için bölünen uykular, şimdi milli takımımız için bölünüyor. Ta Açe’de Müslümanlar -Avrupa ile saat farkı yüzünden- gecenin ikisinde yataklarından kalkıyor ve duayla, niyazla televizyon ekranlarının başına geçip Türkiye için tezahürat yapıyor (bkz. www.timeturk.com).
Muhterem Fatih Terim hoca, sevgili millilerimiz: Lütfen, Dünya Müslümanlarının ve Batı’yla derdi olan bütün dünya halklarının dualarını/tezahüratını duyun ve bugünkü maçta onları temsil ettiğinizin bilincinde olarak oynayın. “Dualarıyla bizi destekleyen Türk halkı”na teşekkürle yetinmeyip, Bosna’ya, Gazze’ye, Açe’ye selam göndermeyi de ihmal etmeyin.
Rahman ve Rahîm Allah, yâr ve yardımcınız olsun.
Yeni Şafak
Haziran 24th, 2008
Kürtçe serbest mi yasak mı? 12 Eylül faşizmine tamam mı devam mı? Devlet bu konuda kesin bir karar versin artık!
Diyeceksiniz ki: “Kürtçe kitaplar, gazeteler, dergiler serbestçe basılırken, radyo ve televizyonlarda Kürtçe türküler serbestçe çalınırken, devlet televizyonu bile Kürtçe yayın yaparken ‘Kürtçe serbest mi yasak mı?’ diye sormak biraz anakronik kaçıyor!”
Ortada anakronik -ve dahî şizofrenik- bir manzaranın olduğu doğru, ama bu manzarayı arz eden ben değilim.
* * *
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geçen Cumartesi günü adı konulmamış ‘Kürt açılımı’ çerçevesinde Batman’ı ziyaret etti, selzedeler için inşa edilen 1250 konutun anahtar teslim töreninde “etnik farklılıklar bizim zenginliğimizdir” yolunda bir konuşma yaptı, Kürtlerin gönlünü almaya çalıştı… Çok iyi, çok güzel… Peki, Başbakan’ın koruma polislerinin orada Kürtçeye karşı aldıkları tavır neyin nesiydi?
İlgili haberi beraber okuyalım ve yorumlayalım: “Batman’da TOKİ’nin selzedelere yaptığı 1250 konutun anahtar teslim törenine katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yaklaşık 7 bin kişilik topluluğa hitap etti. Törende AKP teşkilatları da kalabalık gruplarla temsil edildi. AKP Kozluk İlçe yönetimi, törene ‘Biji Tayyip’ (Yaşasın Tayyip) ve ‘Serok Tayyip’ (Başkan Tayyip) yazılı Kürtçe pankartlarla geldi. Güvenlik kontrolünden geçen Kozluklu AKP’lilerin pankartlarını gören Başbakanlık korumaları hemen müdahale etti. Koruma polisleri pankartları toplatırken, taşıyanların isimlerini de aldı.”
Buyurun, buradan yakın!
Başbakan’a sevgi gösterisi yapan kalabalığın taşıdığı yüzlerce Türkçe pankart arasındaki iki Kürtçe pankarta tahammül edemeyen o polisler, “etnik farklılıklar bizim zenginliğimizdir” görüşüne katılmıyorlar galiba! Yahut, zenginliğimiz olan etnik farklılıkların böylesine masumane bir tezahürünü bile bastırarak, bizi ‘fakirleştirmeye’ çalışıyorlar!
AK Partili Kozluk Belediye Başkanı Hikmet Bahşi, “Başbakanımızı Kürtçe ve Türkçe pankartlarla karşılamak için günler öncesinden hazırlık yaptık. Anlaşılamayan bir nedenle Kürtçe pankartları topladılar. TRT’de Kürtçe yayın hazırlığı yapılırken böyle bir uygulamayı anlayamadık. Başbakanımıza sevgi ve saygımızı pankartlarla göstermek istedik ama izin vermediler. Anlamak mümkün değil” diyerek şaşkınlığını ifade etmiş. AK Parti Kozluk İlçe Teşkilatı yöneticileri de “Sadece ‘yaşasın’ ve ‘başkan’ kelimesi Kürtçe yazılmıştı. Başbakanın korumaları üzerimize geldi, pankartları aldı. TRT’de Kürtçe yayında ‘biji’ ve ’serok’ kelimelerine sansür mü uygulanacak? Bu ne tahammülsüzlük!” diyerek tepki göstermişler (Kaynak: Haber7). Az bile söylemişler!
“Biji Tayyip” ve “Serok Tayyip”te ne fenalık var Allah aşkına? Başbakan’a Kürtçe iltifat edilmesi koruma polislerini niçin rahatsız etti? Bunun birliğe-bütünlüğe hizmet eden tatlı bir jest olduğunu nasıl göremediler? Neyi koruyor bu korumalar? Başbakan’ı mı, 12 Eylül faşizmini mi?
O pankartları taşıyanların isimlerini de almışlar. Aman ne güzel! Hemen savcılığa bildirip dava açtırsınlar ve bu hain bölücüleri (!) hapse attırsınlar da Başbakan’ın ‘Kürt açılımı’ daha açılmadan kapansın ve 12 Eylül faşizminde en veciz ifadesini bulan totaliter rejim anlayışı payidar olsun!
* * *
Türkiye’nin başbakanını Kürtçe selamlamak isteyenlerin tepesine binenler, PKK’yı doğuran şartların ihyasından başka bir şeye hizmet etmiyorlar.
“Biji Tayyip” ve “Serok Tayyip” sloganlarına tahammül edemeyenler, ey! Bu kafayla gitmeye kararlıysanız, “Biji Serok Apo” sloganını paşa paşa sineye çekeceksiniz!
Yeni Şafak
Haziran 23rd, 2008
İslam dünyası yeni Muhammed Ali’sini buldu: Türkiye A Milli Futbol Takımı. Tamam, Muhammed Ali’nin anti-kolonyalist, anti-emperyalist, anti-faşist duruşu bu takımda yok…
Muhammed Ali’nin attığı sloganları atmıyor bu takım…
‘Bütün Müslümanlar ve bütün dünya mazlumları için dövüşüyorum; zaferim onlara armağan olsun’ gibi bir şey söylemiyor…
Ama, “aracın kendisi mesajdır” diyen McLuhan’ın kulakları çınlasın, “Allah” diyen Türkiyeli gençlerin Batılılara futbolda kök söktürmeleri (hiç değilse futbolda kök söktürmeleri), dünya Müslümanlarına bir tür rövanş duygusu yaşatıyor işte.
Dünya Müslümanları, Türkiye’nin Avrupa Kupası’ndaki maçlarını dualarla-niyazlarla izliyor ve kazandığı her zaferi coşkuyla kutluyorlar; bir zamanlar Muhammed Ali’nin boks ringlerindeki zaferlerini kutladıkları gibi.
Bunun spor sevgisiyle filan alâkası yok.
Hırvatlarla savaşta 50 bin evladını kaybeden Boşnak halkının Türkiye-Hırvatistan maçından sonra Saraybosna Tito Caddesi’ni ay-yıldızlı bayraklarla donatması şu anlama geliyor:
“Ey Hırvatlar! Müslümanlığı seçtiğimiz için bize yüzyıllardır ‘Türk’ deyip duruyorsunuz. ‘Türk’ diye diye kestiniz bizi. Bu maçtan önce de nerede sahipsiz bir Boşnak gördüyseniz ‘Türk’ diye üstüne çullandınız, acımasızca dövdünüz. Madem öyle, gelin böyle: Bugün gerçekten ‘Türk’üz ve başınıza Türk kadar taş düşmesini kutluyoruz!”
Tito Caddesi’ndeki gösteri şu anlama da geliyor:
“Ey Tito! Gönüllerimizi Türkiye’den ve genel olarak İslam dünyasından koparmak için akla karayı seçtin; ama bugün, Osmanlı devletinden fiilen koparılışımızın 130′uncu yılında, senin adını taşıyan caddede ay-yıldızlı bayraklarla nümayiş yapıyoruz; ne haber?”
Yanlış anlaşılmasın; “emperyal” duygularım filan kabarmış değil.
Ümmet-i Muhammed’in ‘metafizik dayanışması’ devam ettiği ve Müslümanlar birbirini sahiplenip birbiriyle özdeşleşmekten vazgeçmediği için mutluluktan uçuyorum, o kadar.
Tito’nun fitnesi yerlerde sürünüyor, Nasır’ın ve Baasçıların vazettiği Osmanlı/Türkiye düşmanlığı da öyle.
Türkiye’nin Hırvatistan’ı yenmesiyle coşan Mısırlı kardeşlerimiz, Kahire sokaklarında sevinç gösterileri yapıyor…
Suriyeli kardeşlerimiz, Şam-ı Şerif sokaklarında sevinç gösterileri yapıyor…
Filistinli kardeşlerimiz, Gazze sokaklarında sevinç gösterileri yapıyor…
Bir Gazzeli, El-Cezire’nin internet sitesinde şöyle sesleniyor Türkiye’ye:
“Bize elektrik ve benzin kıtlığını unutturdun. Bizi sevindirdin. Başımızı öne eğdirmedin.”
Viyana’daki maçla Gazze’deki savaş arasında bir irtibat kuruyor Gazzeli kardeşimiz…
Müslümanların herhangi bir cephede Batılılara galebe çalmasını (velev ki Avrupa futbol cephesinde olsun), Batılıların boykot ve ambargosundan mustarip Gazze’nin ‘rövanş’ı olarak görüyor…
Dikkat buyurun: “Başımızı öne eğdirmedin” diyor Türkiye’ye.
“Başımızı” diyor.
‘Senin başın benim başımdır, benim başım senin başındır’ diyor.
‘Biz aynı vücudun uzuvları gibiyiz’ diyor.
Ümmet şuuruyla konuşuyor.
Erbil’deki kahvehanelerde Türkiye için coşkuyla tezahürat yapan Kürtlerin ‘motivasyon kaynağı’ da hiç şüphesiz ümmet şuurudur.
Dünya kupalarında Cezayir’i, İran’ı hararetle destekleyen Türkler de Batılıların ve Batıcıların bütün fitnelerine rağmen korudukları ümmet şuurundan başka bir şeyle hareket etmemişlerdi.
Türklerin Arapları, Arapların Türkleri, Türklerin ve Arapların Kürtleri, Kürtlerin de Türkleri ve Arapları sevmediğini, bunlarla İranlıların da birbirini sevmediğini ileri sürenler halt ediyorlar!
Bazen farkında olmasak da biz Müslümanlar birbirimizi delicesine seviyoruz ve sevgimizi yeri-göğü inleterek haykırmak için ‘gayri ihtiyari’ fırsat kolluyoruz.
Din kardeşliğimiz bir gün ‘kuvveden fiile’ çıkıp bizi yeniden birleştirirse, emin olun, bu birliğin yanında Avrupa Birliği pek yavan kalacaktır.
Fransa milli futbol takımının Cezayir’i yenmesi hiçbir Alman’ı heyecanlandırmaz, çünkü sevinçte ve tasada birlik şuuru onlarda gelişmemiştir.
Gelişmemiştir, çünkü onları birbirine bağlayan bağ bizdeki gibi muhabbet dolu bir kardeşlik bağı değildir.
Avrupa Birliği, sadece ve sadece ortak çıkarlar üzerinde yükseliyor.
Halbuki bizim birliğimiz, hangi maddi saiklerle kurulursa kurulsun, her şeyden evvel İslam kardeşliğinin oluşturduğu muhabbet üzerinde yükselecektir.
Türkiye-Hırvatistan maçının İslam dünyasındaki yankıları bir kere daha gösterdi ki, “aşk imiş her ne var âlemde / ilim bir kıyl u kal imiş ancak”.
İslam dünyasını sevince boğan futbolcularımızı cân-ı gönülden tebrik ediyor ve hem başarılarının hem de bize yakışan duruşlarının devamını Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ediyorum.
“Allah büyük”, “İnşaAllah”, “Allah’a şükür” diyen dilleri var olsun.
Amin velhamdu lillahi rabbi’l alemîn.
Yeni Şafak
Haziran 21st, 2008
“Ergenekon”la ilgili bir haberde “Yapılanmanın PKK gibi terör örgütleriyle ilişkisi olduğu yönündeki iddialar ise oldukça şaşırtıcı” deniliyor.
Bingöl’de böyle bir cümle kursanız size kahkahayla gülerler.
“Şaşırtıcı mı dedin? Sahi mi söylüyorsun? Hah hah haaa”.
“Derin devlet”in kahvehanelerde yerlerde süründüğü bir yerdir Bingöl.
Devletle kavgalı olanlar bir yana, devleti baş tacı edenler bile bazı PKK unsurları ile bazı “derin devlet” unsurları arasındaki işbirliğine öteden beri dikkat çekerler orada.
Bingöllü bir BBP’liden şöyle bir iddiayı rahatlıkla duyabilirsiniz:
“O 33 askerin şehit edilmesi, ateşkesin sona ermesinden menfaat uman bir kısım PKK ile bir kısım derin devletin ortak operasyonuydu. Katliam planını önceden haber veren muhbirin istihbaratı değerlendirilmemiş, üstelik bu muhbir PKK yöneticilerine ihbar edilerek öldürtülmüştür. İşin içinde farklı istihbarat teşkilatlarının rekabeti de var…”
Böyle iddialar bütün Doğu ve Güneydoğu’da gırla gidiyor.
Olağanüstü hal uygulamalarının uzatılması için kurulan ortak kumpaslar…
Eroin ticareti için kurulan ortak tezgâhlar…
Daha neler neler…
İddiaların hepsi doğru olmayabilir, ama ateş olmayan yerden duman yükselmeyeceğine göre ortada bir dümenin döndüğü muhakkak.
Bölge halkı bu dümeni yıllardır konuşuyor.
Orada görev yapan Kayserililer, Bursalılar, Trabzonlular, İstanbullular da konuşuyor.
Yaşanan savaşa “kirli savaş” denilmesi boşuna değil.
Ne terör yalın bir terör, ne de terörle mücadele yalın bir terörle mücadele.
Ne PKK tümüyle göründüğü gibi, ne de onunla mücadele edenler tümüyle göründükleri gibiler.
Herkesin türlü çeşit hesapları var; hesaplar bazen çatışıyor, bazen örtüşüyor.
Kamuoylarına gösterilen hedeflerle gerçekte gözetilen hedefler birbirine taban tabana zıt olabiliyor.
“Çözüm” diyen PKK’lılar çözümsüzlüğe, “huzur ve güven ortamı” diyen “derin devlet”çiler de huzursuzluğa ve güvensizliğe oynayabiliyor ve bu konuda birbirlerini destekleyebiliyorlar.
“Kürdistan” diye diye Kürtleri satanlar, “vatan-millet” diye diye vatana-millete ihanet edenler…
At izi it izine karıştı.
Bazı “derin devlet” unsurları ile bazı PKK unsurlarının işbirliğinden başka, PKK kılığına giren derin devlet (ve belki de derin devlet kılığına giren PKK) meselesi de var.
Ne diyordu emekli bir korgeneral?
“Bölgeye yeni gelen hakim ve memurlar işlerini ciddiye alıp hizaya girsinler diye bir-iki bomba attırdım.”
PKK ile mücadele adına PKK kılıklı terör!
Bazı İslamcıların ‘devlet hizmetinde’ kullanılması, hukuksuz operasyonlara alet edilmesi de cabası.
Meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmeye yarayacak ne varsa yaptı sözkonusu “derin devlet”çiler…
Bölge insanının kanı ve canı üzerinden dünyanın en kirli siyasetini yürüttüler…
Bu siyasetin bekası için “şehit anaları”nın gözyaşlarını tepe tepe kullandılar…
Milleti yıllarca manipüle ettiler, kandırdılar…
Kaos mimarlığını huzur ve güven mimarlığı gibi sundular…
Şimdi de, bölge insanının umut bağladığı iki siyasi partiyi kapattırarak, yeni bir kaos senaryosunu hayata geçirmek istiyorlar…
Memleket kaosa sürüklendikçe zevkten dört köşe oluyorlar…
Ama onlar yine de vatan kahramanı!
Bu kirli siyaseti ve dolayısıyla kirli savaşı sona erdirecek çözüm önerileri sunanlar ise vatan haini!
Öyle mi?
Öyle değilse, Altan Tan’ın Abant Platformu’nda sunduğu çözüm önerilerini öpüp başımızın üstüne koyalım.
Yarın bu köşede inşaallah.
Yeni Şafak
Haziran 21st, 2008
“Yeter, söz milletindir!” dedik, ama konuşmamız gereken yerde –hem de bağıra bağıra konuşmamız gereken yerde- alçakça sustuk.
“Yürü, kim tutar seni?” gazıyla iktidara getirdiğimiz siyasetçiler silahlı çeteler tarafından alaşağı edilirken, işkenceden geçirilirken, ipe çekilirken, bu olup bitenlerle hiç alakamız yokmuş gibi davrandık.
“İrticayla topyekün savaş” ayağına yatan vahşi kapitalist cuntalar rantiye düzeninin devamı ve onmilyonlarca dolarlık banka hortumunun ’selameti’ için “post modern darbe” yaparken de aval aval baktık, öküzün trene baktığı gibi.
İçinden geçmekte olduğumuz darbe sürecinde de sesimiz soluğumuz çıkmıyor.
Sandıkta daima hesap soruyoruz, ama sorduğumuz hesabın hesabı sorulduğunda daima süt dökmüş kediye dönüyoruz.
Seçtiğimiz temsilciler seçmediğimiz oligarklar tarafından itilip kakılırken gıkımız çıkmıyor.
Zaten temsilcilerimizin de gıkı çıkmıyor.
Çıkıyor, ama sadece gıkı çıkıyor.
Gıkta kalıyorlar.
Gıkın ötesine geçemiyorlar.
Geçemiyorlar, çünkü ne diyeceklerini ve ne yapacaklarını bilemeyecek kadar şaşkınlar.
Olup bitenlere bir anlam veremiyorlar.
“Halbuki sistemin güvenini kazanmak için ne tavizler vermiştik. Demek ki yeterli olmamış. Uzlaşma için bir açık kapı bulsak da yeni tavizler versek” diye mırıldandıklarını duyar gibi oluyorum.
Neyse…
İrade “millet iradesi” ise, millet bir zahmet iradesinin gereğini yapsın.
Elinde hangi meşru imkânlar varsa, onlarla yapsın.
Mesela bugün saat 17:00′de İstanbul İstiklâl Caddesi’nde –Tünel’den Taksim Meydanı’na kadar– düzenlenecek olan protesto yürüyüşüne katılsın.
Yürüyüşü düzenleyen “Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Girişimi”nin bildirisini okumadıysak okuyalım, okuduysak bir daha okuyalım:
“Haziran 2008 Cumartesi Günü, yılın en uzun, en aydınlık, en beyaz günü.
İşte o gün 50 yıldır cesaret edemediğimiz, hep geç kaldığımız bir şeyi yapmak için toplanacağız.
Demokrasiden, adaletten, özgürlükten yana ve darbeye karşı bir ses çıkartmak için.
O sesi 27 Mayıs 1960′da çıkaramadık. Bir başbakan gözlerimizin önünde asıldı.
27 Mayıs’a sessiz kalışımızın bedelini 12 Mart 1971′de hayatlarının en güzel çağındaki gençler ödedi.
Yine sessizliğe gömüldük. Ve o sessizliğin de bir bedeli vardı. 12 Eylül 1980′de yüz binlerce genç o bedeli ödedi, biz yine sessizce izlerken.
Tarih tekerrür etti. 12 Eylül 1980′nin sessizliğine doğan kızlar 28 Şubat 1997′de üniversite kapılarından başörtüleri yüzünden geri çevrildi, kaçınılmaz bedeli bu kez onlar ödedi.
Sessizdik. Sessizliğimiz cesaret verdi. 27 Nisan gecesinin sessizliğini bir e-muhtıra bozdu. Karanlıklar içinde sessizce Susurluklar, Şemdinliler oldu, Ergenekonlar kuruldu, Savcılar linç edildi. Sessizliğimizden cesaret alanlar hukukun arkasına saklanıp siyaseti tehdit ettiler.
Şimdi yılın en uzun ve en güzel günü şehrin orta yerinde sessizlik yeminlerimizi demokrasiden, vicdandan, adaletten yana derinlerden gelen bir uğultu sesiyle bozuyoruz.
Kepenkleri indiriyoruz, televizyonu kapatıyoruz, yemeğin altını söndürüyoruz, işimizden izin alıyoruz birlikte İstiklal Caddesi boyunca bir akşamüstü yürüyüşüne çıkıyoruz.
Tek renk, tek slogan, tek pankartla. Beyazlar içinde. Bir daha karanlıklar üzerimize çökmesin diye,
Kırıp dökmeden, kimseyi üzmeden olan bitenden rahatsız olduğumuz bilinsin diye…
Yıllardır süren sessizliğimizin bedelini bir daha çocuklarımız ödemesin diye…
Biliyoruz çok geç kaldık ama daha da geç kalmayalım diye..,
Bu kez iş işten geçmesin, ağır çekim darbe amacına ulaşmasın diye…
Demokrasiden, siyasetten, özgürlükten, yeni bir sivil anayasadan yana; yargı darbesine, darbe tehditlerine karşı vakur bir ses çıkarmak için, ilk sivil bir uyarıyı vermek için…
Yargı darbesiyle işlevsizleştirilen meclise dokunmayın demek için…
21 Haziran 2008 günü, yılın en uzun, an aydınlık, en güzel, en berrak günü bir akşamüstü şehrin orta yerinden, Tünel’den Taksim’e doğru sessizlikten bir ses olup yürüyoruz.
Gelir misin?”
Yeni Şafak
Haziran 18th, 2008
Boşnaklar Arnavutların, Arnavutlar Boşnakların, Türkler ve Arnavutlar da birbirinin davasına Fransız kalıyordu. Birbirinin davası dediğim hepsinin ortak davası.
Balkan Müslümanlarının selameti…
Bu davaya gönül ve emek vermek için, önce Balkan Müslümanlarını bir bütün olarak görebilmek gerekiyor.
Alemlerin Rabbi Allah’ın ayetleri olan etnik farklılıkları inkâr etmeden Boşnakçılığın, Arnavutçuluğun, Türkçülüğün (ve elbette Pomakçılığın, Romancılığın, Torbeşçiliğin) ötesine geçmek…
“Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” şuurunu kuşanmak…
Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin bir grup sivil toplum kuruluşuyla beraber 13-14 Haziran’da düzenlediği “Balkan Buluşması” işte buna hizmet etti.
Arnavutluk, Bosna-Hersek, Kosova, Bulgaristan, Makedonya, Sancak (Sırbistan), Karadağ ve Batı Trakya (Yunanistan) Müslümanlarının temsilcileri, Sakarya’da tanışıp kaynaşarak, Balkan Müslümanları Birliği’nin psikolojik temelini attılar.
Karadağ İslam Birliği (Diyanet İşleri Başkanlığı) Dış İlişkiler Sorumlusu Ömer Halil Kayoshay’ın 14 Haziran’daki panelde yaptığı konuşma buna işaret ediyordu:
“Burada, ümmetin bir parçası olduğumu iliklerime kadar hissediyorum. Çok heyecanlıyım. 100 yıl önce kaybettiğimiz kardeşlerimizi bulmanın heyecanını yaşıyorum… Balkan Müslümanlarının, mesela Arnavutlarla Boşnakların yan yana gelemeyeceğini söyleyenlere kanmayın. Ben medreseyi Arnavutluk’ta, Arnavutça okudum. Şimdi de Sancak Müftülüğü’nün üniversitesinde Boşnak dilinde yüksek lisans yapıyorum…”
Kayoshay’ın Balkan Müslümanlarıyla ilgili şu tesbiti de kayda değer:
“Yardımını talep ettiğimiz Türkiye bilmelidir ki, Balkan Müslümanlarının da ona yardımları dokunabilir. Sayıca çok büyük bir topluluk değiliz, ama içimizden çok büyük adamlar çıkabiliyor. Unutmayalım ki, Adem Yaşari sabah namazını kıldıktan sonra kurduğu UÇK ile bütün Avrupa’yı titretti. Aliya İzzetbegoviç elinde Kur’an ile Bosna’yı muazzam bir kurtuluş savaşına sevkederek bütün Avrupa’yı şoke etti. Tarihte Osmanlı Devleti’ne verdiğimiz üstün hizmetler de malum.”
Elhak; Balkan Müslümanları mütemadiyen büyük adamlar, büyük liderler çıkarıyor.
Sancak Müftüsü Muammer Zukorliç onlardan biri.
Daha 40 yaşına varmadan tarih yazmış esaslı bir lider.
21 yaşında müftü oldu.
Faşist Sırp tedrisatına bulaşmamış bir nesil yetiştirmek için bir anaokulu, üç lise ve bir de üniversite kurdu.
Kurduğu üniversitede 4000 talebe tahsil görüyor, bunların 1500′ü Sırp; Müslümanlara hürmet ve muhabbetle yetişen 1500 Sırp genci!
Sırbistan hükümetinin, bazı yerli siyasetçilerin ve hatta Türkiye’deki bir lobinin aleyhteki çabalarına rağmen Sancak’a hizmetlerini aşk u şevk ile sürdüren Zukorliç, şu günlerde uluslararası bir televizyon kanalı da kuruyor.
Bu kanal, Balkan Müslümanlarının bir platformu olacak inşallah.
Zukorliç’in siyasi gündeminin başında; 1- Bosna ile Sancak Müslümanları arasındaki organik bağı (diyanet teşkilatları vasıtasıyla tesis edilmiş olan bağı) kesmeye çalışanların gayretlerini boşa çıkarmak, 2- Türkiye ile safları sıklaştırmak, 3- Boşnak-Arnavut kaynaşmasını sağlamak geliyor.
Sakarya’daki panelde yaptığı konuşmanın şu bölümü çok önemli:
“Sancak üzerinde bu kadar çok oyun oynanmasının sebebi, Sancak’ın Bosna ve Kosova’yı birleştirebilecek bir yer olmasıdır. Almanlar ve Fransızlar için Brüksel ne ise, Boşnaklar ve Arnavutlar için de Sancak odur. İki halkın ortak vatanıdır. Saraybosna’nın liderliğini kabul etmeyecek Arnavutlar ve Priştine’nin liderliğini kabul etmeyecek Boşnaklar Sancak üzerinden birleşebilirler.”
(Zukorliç ve onu gözden düşürmeye çalışan lobiyle ilgili ayrı bir yazı yazacağım inşallah.)
Boşnaklarla Arnavutlar arasında sağlam bir bağ kurulursa, bundan Türkler ve diğer Müslüman topluluklar da istifade edeceklerdir.
Bunun ön şartı, tabii ki, şovenist duyguların törpülenmesidir.
Karadenizlilerin ağırlıkta olduğu Sakarya Büyükşehir Belediyesi’nin bütün Türkiye ve bir bakıma da bütün Türkler adına Arnavut toplum önderlerine iltifatı, öte yandan Balkan Buluşması’ndaki Arnavut temsilcilerinin Osmanlı’ya ve Türkiye’ye iltifatları bu bakımdan fevkalade ümit vericiydi.
Arnavutluk Ardhmeria (İstikbal) Vakfı Başkanı Tahir Zeynel Hasani diyor ki:
“Müslümanlığımıza vesile olan Türkiye bizim baba ocağımızdır. Mutlu yarınlarımızı Türkiye ile bütünleşmek ve Balkan Müslümanları arasındaki dayanışmayı geliştirmekte görüyoruz. Rabbimiz’in buyruğuna kulak verelim: ‘O kafirler birbirlerinin dostları, yardımcılarıdırlar. Eğer siz de birbirinizi desteklemez iseniz, arzı fitne kaplar ve büyük bir fesat olur.’ (Kur’an / Enfal 73)”
* * *
Balkan Buluşması’na büyük emeği geçen Balkan Araştırmaları Derneği Başkanı ve Yeni Sakarya gazetesi yazarı aziz dostum İbrahim Selamet’e selam olsun.
Yeni Şafak
Haziran 17th, 2008
Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) kameralar önünde saygısızlık eden Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Önder Sav, partizan bir valiyle yaptığı görüşmede suçüstü yakalanarak ‘çarpıldı’.
Hükümetin kendisini dinlettirdiğini iddia ettikten -ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a da iddia ettirdikten- birkaç gün sonra Turkcell ve Telekom’dan alınan belgeler Önder Sav’ın no tuşu yerine yes tuşuna basarak Vakit muhabirine kendi kendini dinlettirdiğini -hem de kırk küsûr dakika dinlettirdiğini- ortaya koydu; Önder Sav bir kere daha ‘çarpıldı’.
Utanç verici bir durum.
Gelin görün ki, Önder Sav, katıldığı CHP toplantılarında ayakta alkışlanıyor!
Nedir bu alkışların manası?
CHP’liler, “Bravo Sayın Genel Sekreter! Peygamber’e ne güzel saygısızlık ettiniz. Şu telefon meselesinde ne güzel rezil oldunuz ve partimizi de ne güzel rezil ettiniz. Bu rezaletler için size minnettarız, sizinle gurur duyuyoruz” mu diyorlar?
Herhalde öyle demiyorlardır.
Demek ki bir akıl tutulmasıyla karşı karşıyayız.
Kurban olduğumuz Allah (Celle Celaluhu) kimseyi CHP’liler gibi şaşırtmasın!
* * *
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin suyuna çamur atmaya kalktılar…
“Arsenik oranı çok yüksek, musluklardan ölüm akıyor” dediler…
Meğer, arıtma tesislerinden ve bu tesislerin işlevlerinden haberleri yokmuş.
Arsenik oranının düşürülebileceğini ve zaten düşürüldüğünü bilmiyorlarmış.
Geldiği yerde 15 mg/L civarında olan arsenik oranının, arıtma tesislerinde 1 ilâ 4 mg/L’ye düşürüldüğünü (yani Batı ülkelerinde ‘riskin başlangıcı’ olarak kabul edilen 10 mg/L’nin çok altında kaldığını) yeni öğrendiler… Ortalığı velveleye verip milletin (en azından CHP’ye inananların) yüreğine ölüm korkusu saldıktan sonra!
Şunu da yeni öğrendiler:
İzmir’deki CHP’li belediyenin Karşıyaka ahalisine içirdiği suda 30 ilâ 40 mg/L arsenik var!
CHP’liler, bu rezaleti ortaya çıkaran Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e teşekkür edip kendi belediyelerinden hesap soracaklar mı?
Hiç sanmıyorum.
Onlar, arsenik şampiyonu CHP’li belediyeyi de ayakta alkışlar!
* * *
Kurban olduğumuz Allah (Celle Celaluhu) kimseyi CHP’liler gibi şaşırtmasın.
Bir CHP milletvekili, Fethullah Gülen Cemaati’nin Gagavuz Türkleri için açtığı okulda öğrencilere ‘Sizi namaz kılmaya zorluyorlar mı?’ diye soruyor…
Öğrencilerin tamamının Gagavuz olduğu bilgisi kendisine verildiği halde soruyor bu soruyu…
Soruyor, çünkü dünyadan haberi yok…
Yeni TRT Kanunu görüşülürken basbayağı Türkçülük yapan bir partiye mensup, ama Türk dünyasından da haberi yok…
Gagavuzların Hıristiyan olduğunu bile bilmiyor…
Öğrencilerden ‘Ne namazı? Biz Hıristiyanız’ cevabını alınca neye uğradığını şaşırıyor.
Eminim ki CHP’liler o şaşkın vekillerini de alkışlayacaklardır.
‘İşte dışişleri bakan adayımız!’ da diyebilirler.
* * *
Dünyanın en bereketsiz partisi olan CHP, söylediği ve yaptığı her şeyin altında kalıyor.
Hangi işe el atsa yüzüne gözüne bulaştırıyor.
Müthiş bir bereketsizlik…
Millet çoğunluğunun desteğini kazanması şöyle dursun, onun alay konusu olmaktan kurtulması bile mümkün görünmüyor.
E, Tuncay Özkan’ın demokratik yollarla başbakan ve Doğu Perinçek’in demokratik yollarla cumhurbaşkanı olması da mümkün görünmediğine göre…
‘Derin devlet’in bu işe el koyması lazım!
Gelin görün ki, CHP ekolünden gelen ‘derin devlet’ üzerinde de müthiş bir bereketsizlik var.
O da el attığı her işi yüzüne gözüne bulaştırıyor.
Görüyorsunuz işte:
Basına sızmaması için gereken bütün tedbirler alınarak yapılan gizi ‘darbe’ toplantıları açığa çıkıyor, suçüstü yakalananlar ne diyeceklerini şaşırarak rezil rüsva oluyorlar.
Başlarını duvara dayayıp doya doya ağlasalar yeridir!
Yeni Şafak
Haziran 16th, 2008
Diyarbakır’dayım. Yediğim-içtiğim benim olsun, gördüklerim de benim olsun, duyduklarımı aktarayım…
Şehrin nabzı hakkında bir fikir veren üç ‘anonim’ beyanat:
1. “Burada herkes Taraf okuyor. Taraf’ın, Genelkurmay belgeleri, Ergenekon soruşturması, darbe günlükleri ile ilgili cesur yayınları insanlara umut ve heyecan veriyor. İnsanlar bu yayınları sistemle tarihi bir hesaplaşma gibi görüyorlar. Aynı şeylerden bahseden ama insanları Taraf kadar heyecanlandırmayan gazeteler özeleştiri yapmalı.”
2. “Bütün sorunu yoksulluğa bağlayıp çözümü sadece kalkınmada arayan hükümet, bölgenin nabzını tutamamıştır. 75 yaşında bir hacı amca, ‘Bu AK Partililer bizim gibi dindardır, DTP’liler ise dîne soğuk bakar; ama Kürtlere yapılanları sîneye çekmediğimi göstermek için oyumu DTP’ye vermekten başka çarem yok’ diyebiliyorsa, orada şöyle bir duracaksın. ‘Haaa, demek ki bu Kürt sorunu öyle basit bir şey değilmiş’ diyeceksin.”
3. “Abant Platformu’nun Kürt meselesiyle ilgili toplantısı Diyarbakır’ı salladı. Toplantıyı Mehtap TV ve mahalli TV21′in canlı yayınlarında büyük bir heyecanla izleyen halk, günlerdir orada konuşulanları konuşuyor. Öyle olağanüstü bir ilgi var ki, toplantının oturumları TV21′de her gün tekrar tekrar yayınlanıyor ve mahalli reyting rekorları kırıyor. Bakkal, berber, kapıcı, avukat, işadamı, öğrenci, entelektüel; herkes Abant Platformu’nun devlete örnek olması gerektiğini söylüyor. Kapıcıların uğrak yeri olan bir kahvehanede bir kapıcı dedi ki: ‘Devlet, derdimize bir çare bulacağına Apo’nun saçlarıyla uğraşıyor. Abant’tan hiç mi ders almıyor?’”
Bugünlük bu kadar. Zaten bu sıcak yaz günlerinde lafı fazla uzatmamak lazım.
Yeni Şafak
Önceki Yazılar
Son Yorumlar