Hakan Albayrak’la Hasbihal
Add comment Aralık 3rd, 2007
Geçen hafta Viyana’da misafir olan Müslüman gençlerin yazılarını beğenerek okuduğu Hakan Albayrak’la hasbihal ettik.
Öncelikle hoş geldiniz.
Hoş bulduk, Allah razı olsun. Merhaba.
Viyana’ya ilk gelişiniz, nasıl buldunuz Viyana’yı?
Heyecan verici buldum. Yani şehrin mimarisini falan değil; ama buradaki arkadaşlarımızı. Wonder vasıtasıyla buraya gelmiş olan öğrencilerle bir teşyik-i mesaide bulunduk ve benim için bu teşyik-i mesai çok heyecan vericiydi.
Sizden ben kısa olarak yaşamınız hakkında bir kaç bilgi rica ediyorum. Biz sizi tanıyoruz ama Hakan Albayrak’ı bir de sizin gözünüzden tanımak istiyoruz. Hakan Albayrak kimdir?
Euzubillahimineşşeytanirracim… Bismillahirrahmanirrahim… Hakan Albayrak kardeşinizdir. 1968’de Almanya’da doğdum. 80’de Türkiye’ye geldim. Herhangi bir okul bitirmedim. Lise 3 terkim. 86’nın Aralık ayında Zaman gazetesinde çalışmaya başlamıştım. Malum Zaman gazetesi 86 Kasım ayında çıkmaya başlamıştı. O zamanlar Fehmi Koru, Nabi Avcı, Adnan Tekşen, Mehmet Duman ve Ali Bulaç’ın ortak yönetiminde çıkan bir gazeteydi. Ben de o gazeteye Almanca mütercim olarak girdim. Ve kısa bir zaman içinde arka sayfanın editörü oldum. O zaman sayfa sorumlusu diyorlardı; şimdi editör diyorlar. Fransızlaştığımız için biraz… Ordan 87’nin Kasım ayında ayrıldık. Başka bir çok gazete ve dergide çalıştık. 89’da Çete dergisini Nihat Genç’le beraber çıkardık. 1994 sonu itibariyle çalışmaya başlayıp, 1995 başında Yeni Şafak gazetesini çıkarmaya başladık.
Siz kurucuları arasında da yer alıyorsunuz galiba?
Tabi. Yeni Şafak gazetesinin kurucularından bir tanesiyim. Yani ilk üç kişiden bir tanesiydim o zaman. 98’e kadar Yeni Şafak’ta yazdım. Ondan sonra Yeni Şafak’tan ayrıldım. Arkadaşım Mehmet Güntekin’le beraber Haber Postası diye bir günlük gazete teşebbüsümüz oldu, fakat o günlerde iyi bir benzetme olmayacak ama; yetim hırsızlığa çıkınca ay erkenden doğarmış. İşte Seka fabrikası kapandı, bilmem ne oldu, her şey üst üste geldi. Biz battık. O ara İstanbul’daydım, Ankara’ya taşındık. Ekrem Kızıltaş sağolsun davet etti, Milli Gazete’de yaz dedi; Milli Gazete’de yazmaya başladık. 2001-2002’ye kadar tam hatırlamıyorum; yazdım. Önce haftada üç gün, daha sonra haftada yedi gün oldu. Sonra haftada bir güne düştü. 2000 yılının Eylül ayının sonunda Gerçek Hayat dergisi çıkmaya başlayınca, ben de o derginin Gökhan Özcan’la beraber kurucu genel yayın yönetmeniydim. O yüzden oraya fazla mesai vermem gerekiyordu. Milli Gazete’deki yazılarımı biraz azaltmıştım. 2004 yılı sonlarında cezaevinden çıktıktan sonra Milli Gazete’den tekrar arkadaşlarla irtibat kurduk; onlar benimle irtibat kurdular ve 2 senelik bir aralıktan sonra yeniden Milli Gazete’de yazmaya başladım. Ve geçen sene bu zamanlarda da bıraktım Milli gazete’yi; ayrıldım.
Sizin belki de en çok yazı yazdığınız konulardan bir tanes; Filistin. İsrail devletinin kuruluşuna gelirsek, 1948 yılına, İsrail’i orda devlet haline hangi güçler getirdi? Hitler kaç milyon Yahudi öldürmüştür, bu rakamlarla Yahudiler bir rant elde etmeye çalışıyorlar. Ayrıca Hitler’in Yahudileri öldürmesindeki amaç neydi?
Hitler bir alçaktı. Anti-semitizm alçaklıktır. Yani yahudi kanı taşıyorsun, çoluk çocuk, kadın-erkek hepinizi keseceğiz. Gerçekçi olalım arkadaşlar, biz o dönemde Almanya’da veya Polonya’da veya Avusturya’da veya Hollanda’da veya Belçika’da veya Fransa’da yaşıyor olsaydık biz yahudileri evimizde saklardık. Canimiz pahasına onları korurduk. Biz müslümanız. Biz Hitler’e sempati duyamayız. Böyle bir şey olabilir mi? Kaç tane Yahudi öldürmüşse öldürmüş bilmiyorum altı milyon, isterse yüz milyon olsun. Bir insanın sırf yahudi olduğu için öldürülmesi alçaklıktır. Bizim tarihimizde böyle bir şey var mı ya? Fakat şunu söyleyeyim siyonistler Hitler’in Avrupa yahudilerine yaptığı zulümden haz duymuşlardır. Bir çok konuşma vardır. Mesela Ben Gurion diyor ki: “Bana şunu söyleseler. Deseler ki: Avrupa Yahudilerinin yarısı ölecek ama siyonist bir devlet kurulacak. İki; ölecek olan o yahudileri kurtaracaksın; ama devlet kurulmayacak. Ben siyonizmi seçerim.” diyor. Ve diyor ki başka bir siyonist lider -şu anda ismini hatırlayamadığım bir kitapta olsa gerek- bu savaştan sonra haritalar yeniden çizilecek. Ve eğer biz o haritada devlet olarak yer almak istiyorsak çok kurban vermek zorundayız. Yine o dönemde Avrupa’da faaliyet gösteren bir çok yahudi kuruluşu, bir çok haham siyonistlerden yardım istemişlerdir. Demişlerdir ki: “Biz Polonya yahudileri, Almanya yahudileri şu yahudileri bu yahudileri emin yerlere, bir takım şebekeler kurduk, Nazilere rüşvet vererek falan, mesela İngiltere’ye kaçırmaya çalışıyoruz. Bize yardım edin. Ne kadar çok para verirseniz o kadar çok yahudiyi kurtarabiliriz.” Avrupa Yahudilerini satmışlardır. Siyonizmin kasasından bir kuruş bile veremeyeceklerini, bunun suç olacağını falan… Neyse…
Biliyorsunuz işte Sultan Abdülhamit’in siyonizme karşı mücadelesini. Tel Aviv’in temelleri ne zaman atılmıştır biliyor musunuz? 1909’da Sultan Abdülhamit tahttan indirilmiştir; tam ertesi gün Tel Aviv’in temeli atılmıştır. 1917 Balfour deklorasyonu var biliyorsunuz. Yani İngilizlerin Filistin’i işgalinden bir kaç gün önce Balfour dönemi İngiltere dışişleri bakanı meşhur Yahudi bakir lord Rotschild’e, yazdığı mektupta Filistin topraklarını Yahudi yurdu olarak tanımaya hazır olduklarını beyan ediyor ve bu da Filistin topraklarında İngilizlerin eliyle veya İngilizlerin en azından rızasıyla bir yahudi devletinin kurulacağı işareti olarak değerlendiriliyor. Ve Osmanlı orayı kaybettikten hemen sonra tabi çok yoğun bir göç dalgası başlıyor Filistin’e Avrupa’dan. Siyonistler Polonya’dan Çekoslavakya’dan, şurdan, burdan, Macaristan’dan, Almanya’dan Yahudileri ikna ediyorlar ve oraya taşıyorlar. Tabi demografik dengeleri sarsıyorlar orda. 1922’de Yahudiler artık Filistin topraklarının nüfusunun %6’ını filan teşkil ediyorlar. O günlerde Muhammed Esed biliyorsunuz Leopolde Weiss isimli bir yahudiyken ihtida etmiştir ve çağımızın en büyük müslüman alimlerindendir. Bazı yönlerini eleştirdiğim ama kesinlikle çok önemsediğim bir tefsirin müellifidir, Kur’an Mesajı adını verdiği bir tefsir. Muhammed Esed 1922’de bazı siyonist liderlerle görüşüyor. Daha sonra 30’larda siyonistlerin en büyük liderlerinden Weissman’la görüşüyor ve aralarında tartışmalar geçiyor. Diyor ki: “Ya kardeşim siz burda altıda birsiniz. Nasıl burda bir yahudi devleti kurabileceğinizi düşünüyorsunuz? Ne olacak bu Filistin’in hali? Bunu size yaptırmazlar.” Diyor ki adamlar; ya sen bunlara bakma, sana da sonunda iki el ateş edilir ama bunlar direniş mireniş bilmiyor. Biz bunları kırıp geçireceğiz. Biz bunları hallederiz. Yani baştan bir soykırım planı yapılmış zaten. Peki diyor Muhammed Esed Weissman’a, diyelim ki bu teknik olarak mümkün, peki işin ahlaki boyutu? İnsanların kanına gireceksiniz, insanlara zulmedeceksiniz, insanları topraklarından süreceksiniz. Bu sizin vicdanınızı rahatsız etmeyecek mi? Bir dakika, ne demek onların toprakları? O bizim toprağımız, diyor. Burası bizim vatanımız. Onlar yabancı, tabi ki gidecekler, diyor. Muhammed Esed diyor ki: Bu mantıkla Müslümanlar da pekala Endülüs üzerinde hak iddia edebilirler. Endülüs’te bir İslam devletinin kurulmasını talep edebilirler. Ne münasebet diyor, müslümanlar yani Araplar ve Berberiler Endülüs’e yani İberya yarımadasına İspanya topraklarına (şimdi İspanya dediğimiz topraklara) fatihler olarak girmişlerdir. Onlar oranın yerli halkı filan değiller. Diyor ki Muhammed Esed: Yahudiler Filistin’e nerden geldiler, Mısır’dan gelmediler mi? Til çölünden geçerek, kırk yıl Til çölünde oyalandılar ve buraya fatihler olarak girdiler. Kaldı ki Yahudilerin Filistin’de hükmettikleri, devlet oldukları süre beşyüz yılı bile bulmuyor. Ama müslümanlar Endülüs’e sekizyüz yıl hükmetmişler. Dolayısıyla daha çok hakları var. Yani şunu vurgulamak için anlatıyorum bunları. İsrail devletinin meşru bir dayanağı yoktur. Ve ikibin yıl önce yahudiler sürüldü Filistin’den, bunu da söylüyor Muhammed Esed. İkibin yıl sonra sen hak iddia ediyorsun, halbuki müslümanlar sürüleli daha beşyüz sene oluyor. Yani her bakımdan Endülüs müslümanları yahudilerden daha çok hak sahibi ilgili toprak üzerinde. İsrail’in kurulmasını savunmak, siyonistlerin haklı olduğunu söylemek bir kere yahudi teolojisine teslim olmaktır. Yahudilerin kitabı orasının onlara ait olduğunu söylüyor diye bütün bir insanlık camiası, nasıl? Ben de o zaman derim ki kardeşim kuranda şöyle diyor birleşik devletler bunu derhal kabul etsin. Canım o senin meselen der adam bana yani benim kitabım değil der BM genel sekreteri değil mi? Niye bütün dünya yahudi ilahiyatıyla amel etmek zorunda kalsın ki? Neyse, 1948’de bu devlet kuruldu. Bakın iyi sordunuz bunu, çünkü bugün Filistin davasını çok önemsediğini söyleyen gençlere deyin ki: “Batı Şeria nedir? Bana batı şeria’dan üç şehir say. Ya da 1967 öncesi sınır ne demektir? 67 savaşı öncesi sınıra dönmek ne demektir? Batı Kudüs nedir, Doğu Kudüs nedir? Kudüs’ün statüsü diye bir şey geçer uluslararası hukukta, nedir bu?” Bilmezler. Her gün okurlar gazetelerde Batı Şeria Batı Şeria ama bilmez. Mülteciler sorunu ne demek? İsrail’le Araplar ne demek? Kimler bunlar yani? Şimdi bunların hepsini kısaca anlatmak istiyorum; önemli bir şey bu. Bakın 1948, yanılmıyorsam 14 Mayıs değil mi İsrail’in kuruluşu? Ama bizim için başka bir anlamı daha var. 14 Mayıs demokrasi bayramı; Adnan Menderes ve arkadaşlarının iktidara geldiği gün. İsrail’in kuruluş ilanına giden yolda siyonistler Refa’da,Haifa’da Akka’da çok büyük zulümler yapıyorlar Araplara Filistinlilere daha doğrusu. (Bu arada Filistinlilerin aslında Filistin’in yerli halkı olduğunu, yahudilerin değil. Bunu da söylüyor Muhammed Esed. Çünkü diyor ki Filistinliler Kin’an halkının soyundan geliyor aslında. Arap diyoruz ama kültür olarak Araplaştıkları için. Bunu da söylemiş olalım) Şimdi kapı kapı dolaşıyor siyonistler. Gitmezseniz canınıza okuruz diyorlar ve Filistinlileri ikna etmek için katliamlar yapıyorlar. Deir Yasin katliamı meşhurdur; bir köy yok ediliyor. Beyaz bayrak çeken köylere girip köyleri yerle bir ediyorlar, insanları öldürüyorlar. Bir köyün halkı yakıldığı zaman, yok edildiği zaman tabi ki mücavir köydeki insanlar kaçıyorlar. Nereye kaçıyorlar? Lübnan’a kaçıyorlar, Ürdün’e kaçıyorlar, Mısır’a kaçıyorlar. Yüzbinlerce insan o dönemde kaçıyor. Fakat siyonistlerin o dönemdeki gücü kendi kontrollerindeki bölgelerde yaşayan bütün Filistinlileri sürmeye yetmiyor. Bir miktarı kalıyor içerde. Daha az sayıda bir miktar Filistinli kalıyor. 48 Mayıs’ında İsrail devletinin kuruluşu ilan ediliyor. Sınırları belli değil ama. Normalde bir devletin kuruluşu ilan edildiğinde denir ki; “İşte filanca nehrinden bilmem ne denizine kadar” mesela. İsrail’in kuruluş ilanında bir topraktan söz edilmiyor. “İsrail devleti kuruldu” diyorlar. Bunun üzerine Mısır ordusu derhal Gazze’ye giriyor. Filistin’in parçası, orayı alıyor. Ürdün ordusu öbür taraftan giriyor ve Kudüs’e kadar ilerliyor, çatışmalar oluyor; ancak doğu Kudüs’ü alabiliyor. Ve bu çatışmalarda ümmet-i Muhammed tugayları, İhvan-ı Müslimin’in gerillaları aslanlar gibi savaşıyor ve onların sayesinde daha ziyade Kudüs’e giriliyor. Şimdi batı Kudüs nedir, doğu Kudüs nedir? Batı Kudüs önemsiz bir yerdir. Pendik ne kadar İstanbul’sa batı Kudüs o kadar Kudüs’tür. Esas Kudüs, kadim Kudüs, üzerinde yüzyıllardır savaşların olduğu Kudüs, paylaşılamayan Kudüs; doğu Kudüs’tür. Doğu Kudüs’te Kanuni Sultan Süleyman’ın (rahmetullahi aleyh) yaptırdığı surların içinde Harem-i Şerif vardır. Harem-i Şerif nedir? Mescid-i Aksa’nın ve Resulullah (asm)’ın miraca yükseldiği yer olan, işte şimdi Kubbetü’s-sahra’nın olduğu, o yerin bulunduğu alandır. Hani “Etrafını mübarek kıldık.” diyor ya Cenab-ı Hak; işte o mübarek etrafıyla beraber o alanın adı şu anda Harem-i Şerif’tir. O Doğu Kudüs’tedir. Harem-i Şerif’in alt duvarlarından bir tanesi ağlama duvarıdır; yahudiler için. O da Doğu Kudüs’tedir. Hristiyan itikadına göre Hz. İsa (as) ’nın çarmıha gerildiği; bizim itikadımıza göre Hz. İsa’nın göğe yükseldiği yer olan ve şimdi üzerinde Kabir kilisesinin bulunduğu mekan da doğu Kudüs’tedir. Dolayısıyla ümmet-i Muhammed için, Hristiyanlar için, yahudiler için mukaddes olan Kudüs; doğu Kudüs’tür. Ürdün Krallığı İhvan-ı Müslimin’in üstün gayretleri sayesinde Doğu Kudüs’e kadar bütün batı Şeria’yı aldı. Yani batı Şeria derken, Ramallah, El-halil vesaire vesaire… Ordaki şehirleri de aldı. Bu arada işte Lübnan da girdi, Irak da girdi vesaire. İsrail ne olarak kaldı? Yafra, Haifa, Hakka, Tel Aviv ve Batı Kudüs. Ana hatlarıyla buraları. Ve bu 67’ye kadar aşağı yukarı böyle devam etti. 50’li yıllarda ufak tefek savaşlar oldu; ama 67’de İsrail, biliyorsunuz meşhur 6 gün savaşında Sina yarımadasını aldı Mısır’dan, Suriye’den Cumman bölgesini aldı, Ürdün’den doğu Kudüs dahil Batı Şeria’nın tamamını aldı. Mısırdan da Gazze’yi aldı. Ve birdenbire milyonlarca Filistinli daha bir şekilde İsrail bayrağı altına girdi ama; İsrail doğu Kudüs hariç Batı Şeria’yı hiç bir zaman İsrail toprağı ilan etmedi. Ve oradaki Filistinliler de İsrail vatandaşı filan değildir. Uzun süre yine Ürdün vatandaşı olarak kaldılar, 80’li yıllara kadar. Yani Ürdün ordaki hakimiyet hakkından vazgeçtiğini ilan edene, Filistinlilerin lehine ya da Filistinlilere o hakkı teslim edene kadar. Gazze’deki Filistinliler de İsrail vatandaşı olmadılar. Ama İsrail 1980 senesinde dedi ki: “Ben Doğu Kudüs’ü ilhak ediyorum. Topraklarıma resmen katıyorum. Ve artık batı Kudüs, doğu Kudüs ayrımını kaldırıyorum. Bölünmez bir bütün olan Kudüs’ü de İsrail’in ebedi başkenti ilan ediyorum.” Tabi bir cinayet bu. Bu bir gasp, bu bir alçaklık. Biz bunu böyle söylüyoruz ama aslında Birleşmiş Milletler bile bunu böyle söylüyor. Birleşmiş Milletler’in 47’de aldığı bir karara göre Filistin toprakları üzerinde iki devlet kurulacaktı. Bir yahudi devleti, bir de Arap devleti veya Filistin devleti. Yine bu karara istinaden daha sonra 67’de Batı Şeria ve Gazze işgal edildiğinde Birleşmiş Milletler dedi ki: “Bu topraklar, doğu Kudüs dahil Araplara aittir. Ve israil bilmem ne konvansiyonlarına göre, bilmem ne uluslararası anlaşmasına göre bu topraklara kendi nüfusundan nüfus geçiremez. Oraya nüfus transferinde bulunamaz, bu yasaktır. Orada sivil imar faaliyetlerine girişemez, yerleşim yerleri kuramaz.” Böyle bir kural var. Ve dedi ki Birleşik devletler (altını çizerek): “Kudüs’ün statüsü şudur: Batı Kudüs ve Doğu Kudüs olmak üzere Kudüs ikiye ayrılmıştır. Batısı Yahudilere aittir. Doğusu, demin söylediğim o her dine göre mukaddes olan yerlerle beraber, Araplara aittir.” 80’de BM’nin bu yasa hükmündeki kararına rağmen, İsrail parlomentosu demin dediğim kararı almıştır. Ve enteresan aynı zamanda biliyorsunuz hem doğu Kudüs’e, hem Batı Şeria’nın başka yerlerine, hem de Gazze’ye mütemadiyen nüfus transferi yapmıştır, oraya yerleşim yerleri kurmuştur, şehirler kurmuştur ve Batı Şeria topraklarının üçte ikisini istimlak etmiştir. Filistinlilerin elinden alıp Yahudi yerleşimciler dediğimiz aslında siyonist kovboylardır bunlar, bunlar bellerinde silah, omuzlarında uziyle gezen adamlardır. Bunlar vahşi batıyı ele geçiren, kızıl derilileri katleden kovboylardan daha vahşi adamlardır, silahlıdır bunlar. 15 yaşından itibaren (tam hatırlamıyorum) herkes silah taşıma hakkına sahiptir, yahudi olmak kaydıyla. Gidin Yafa caddesinde Batı Kudüs’te gençlerin hepsinin arkasında bir tane uzi vardır. Ben gittim, gördüm 93’te.
Herkes askerdir orda. Çok enteresan. Meydan okuyor uluslararası hukuğa, ne oldu? İsrail’e bir askeri müdahale oldu mu uluslararası topluluğun? Hayır. Ambargo var mı? Hayır. Boykot var mı? Hayır. Boykotun ‘b’si var mı? Hayır. Boykotun, ambargonun hatta silahlı müdahalenin gündeme gelmesi için Hamas’ın seçim kazanması gerekiyor. Hamas’ın Gazze’ye vaziyet etmesi gerekiyor. Biliyorsunuz Gazze’de Pentagon’un bir şubesi açılmıştır. Amerikalı bir general orda bulunmuştur. Ve Dahlan çetesine silah vererek, eğitim vererek, gaz vererek Hamas hükümetini devirmeye çalışmıştır. Hamas da karşı darbe yapınca, bu darbeyi engelleyince iyice kötü olmuştur. Ve şu anda ambargo var, boykot var, hepsi var. Şimdi bugün biz ne konuşuyoruz? Biz diyoruz ki: “Kardeşim, İsrail devleti gayr-i meşru bir devlettir. Bu ortadan kalkmalıdır.” Hani reel siyaset-realist siyaset-reel politik derler ya hep… Bir yandan da şöyle bir manevra alanı olduğunu düşünüyoruz. Yani 1967 savaşından önceki sınırları tartışmayıp, bu konuya fazla girmeyip, ilk aşamada hiç değilse uluslararası hukukun da Filistinliler’e ait olduğunu takdir ettiği Dogu Kudüs ve bütün batı Şeria ve Gazze topraklarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının savunulması. Nitekim El-Fetih bunu yapıyor. Ve hatta rahmetli şehit Seyh Yasin de bir çok defalar başkenti Doğu Kudüs olan Gazze ve Batı Şeria’da bağımsız Filistin devletinin kurulması karşılığında ateşkes ilan edebileceklerini vesaire söylemiştir. Yani Hamas da aslında zimnen “Bu kabul edilsin, fazla sorun çıkarmayız şimdilik.”demiştir. Şimdi Hamas ne diyor olursa olsun, isterse Hamas desin ki; “Ben İsrail’i yok edeceğim.” desin. Şu an itibariyle uluslararası toplum, Birleşmiş Milletler, ıvır zıvır, Batı Şeria ve Gazze’de başkenti doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulmasını temin etmek zorundadır. Çünkü ilgili BM kararlarında diyor ki: Eğer Arap tarafı, yani bu topraklara vaziyet eden taraf İsrail devletini tanırsa İsrail bunu yapmak zorundadır. Ee tanıyor. Mahmut Abbas da tanıdı, ondan önce Arafattı. İsrail’in varoluş hakkını tanıdık, dediler. İsrail’le silahli mücadeleyi bitirdik, dediler. Hani nerde? Şimdi diyor ki; ama Hamas var. Ee kardeşim senin de Şaz partin var. Hükümet ortağı Şaz partisi diyor ki: Bütün araplar böcektir, hepsini ezmek lazım.
1988 yılında Arafat aslında tarihi bir adım attı, Filistin devletinin kurulduğunu ilan etti. Ama bir gün sonra İsrail’in güvenlik içinde varolma hakkı olduğunu da ekledi. Şimdi Arafat öncesi Filistin’le Arafat sonrası Filistin arasında ne gibi bir fark var?
Çok büyük bir fark var. Bakın Arafat olmasaydı, bugün ‘Filistin’ diye bir şey konuşmayacaktık. Konuşmayacaktık kardeşim. Arap toprakları diye konuşacaktık, ordaki o aşağılık rejimler de oraları çoktan vermiş olacaklardı. Nitekim Arafat önceleri biliyorsunuz, Arap rejimleri içinde onlarla beraber, onların ordularıyla savaşmayı öngörüyordu. Onlara güveniyordu. Nasır’a güvendi, Nasır ona işkence yaptı; kaçtı. Suriye’ye gitti, Hafız Esad işkence yaptı; kaçtı. Lübnan’a gitti, Lübnan’da işkence gördü. Allah’a şükür işkence görmediğim hiçbir Arap rejimi kalmadı, diye bir lafı da vardır rahmetlinin. Bu adam işkence gördü, savaştı, etti, el-Fetih’i kurdu, el-Fetih’e karşı Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. Yaser Arafat Filistin Kurtuluş Örgütü’nü tamamen ele geçirdi. Ve Filistin davasını yüksek tuttu, gündemde tuttu. Bana göre çok kötü savaştı. Bana göre el-Fetih, Ürdün’de yanlış yaptı, Beyrut’ta yanlış yaptı, Tunus’ta yanlış yaptı, yolsuzluğa battı, savaşmadı adam gibi falan filan, ama Filistin davasını günümüze taşıdılar bunlar. Filistin, Filistin, Filistin. Tarihte Filistin diye bir devlet de yoktur yani. Orası bilad-i Şam’dır. Tamam Filistin diye bir coğrafya var ama devlet yoktur. Bu kah Memlüklülerindir, kah Eyyûbilerindir, kah Selçuklularındır ve işte Osmanlılarındır vesaire, Abbasilerindir, şudur, budur. Ama bütün dünya şunu kabul etti: Burada Filistin’e ait bir devlet kurulmalı, bunu kabul ettirdi. Yani İsrail’den orayı koparmayıp bir kısmını kabul ettirdi. Şimdi Arafat döneminde de Hamas vardı ve biliyorsunuz 1991’de başlayan Oslo görüşmeleri, İsrail masaya oturdu. 93’te Oslo anlaşması, Gazze- Eriha anlaşması diye o zamanlarda anılan yani Gazze ve Eriha’dan başlamak üzere bir özerk yönetim kurulacak, bu özerk yönetim tedrici olarak genişleyecek ve 2000 yılına kadar da İsrail ordusu batı Şeria’dan tamamen çekilecek, böyle bir şeyi vardı. Ve demiyordu ki işte Yaser Arafat dönebilecek Gazze’ye ve Eriha’ya, bu bölgelere ve ayrıca da yirmi bin kişilik bir Filistin polisi olacak özerk yönetimin, bu Ürdün’de eğitilecek, filan anlaşmaya göre. Ve o zamanlar bütün İslamcı yayın organları şunu diyorlardı: Arafat ihaleyi aldı, İsrail’in üstlendiği hareketi Arafat bitirecek, Ürdün’de yetiştirilen bu yirmi bin polis de Gazze’de ve Batı Şeria’da ilk iş olarak Hamas’la islami cihadı bitirecek. Geldiler; oldu mu, Hamas’a savaş açtı mı Arafat? Hayır. İslamcılara savaş açtı mı? Hayır. Sağda solda birkaç çatışma çıktı. Filistinlilerin eli tetiğe biraz çabuk gidebiliyor. Bir de düşünün el-Fetih’çiler kamplarda doğup büyümüşler. Hayatında kadın görmeden büyümüş, incelik bilmiyor zerafet bilmiyor, işkence yapıyor hemen öldürüyor filan. Böyle bir kadrolar, tamam mı? Tamam, sağda solda çatışmalar çıktı. Ama ne zaman gerginlik tavan yaptıysa Arafat (rahmetullahi aleyh) derhal Şeyh Yasin’i (rahmetullahi aleyh) çağırmıştır, elini öpmüştür, kürsüye çıkarmıştır, havayı yumuşatmıştır, tansiyonu düşürmüştür. Ve Arafat ne zaman Amerikayla İsrail’le masaya oturduysa da Hamas sessiz sedasız istişhad eylemlerini durdurmuştur ve durmuştur şöyle. Halkının beklentilerini paylaşıyor gibi yapmıştır en azından. Çünkü halk barış istiyordu. Ta 67 savaşındaki önceki sınırlara bir dönülsün bakalım, bir doğu Kudüs’ü alalım bakalım, bir devletimizi kuralım bakalım, devamına sonra bakarız. Yahudiler gibi zeki olalım. Tedrici metod… Hemen her şeyi, hayır… ya hep ya hiç olunca hiç oluyor. Bakın Arafat’ın ben suçlamıyorum. Ya Arafat öyle ya da böyledir. İsrail’i tanıyor, şu, bu… Ama Hamas vardı. Yani esas damarı ayakta tutan. Belki Arafat ona güveniyordu. Ben bunları yapıyorum, ben günümün şartlarını yapıyorum ama bir yandan da Hamas var elhamdülillah çünkü o da uzun vadeli o hayallerimizi, hedefimizi canlı tutuyor. İkisi de var; iyi polis, kötü polis diyoruz ya. Ve ben buna Hamas-el-Fetih diyalektiği diyordum. Ve Arafat’ın bunu ısrarla koruduğunu iddia ediyordum ve Hamas ve İslam cihadını da öyle. Hatırlayın, Arafat Ramallah’ta bombalanırken İsrail tarafından ve İsrail ısrarla “Hamas’a savaş aç, İslami cihada savaş aç” diye haykırdığında Hamas ve İslami Cihad’ın ortak bir açıklaması vardır. Destansı bir şeydir, demiştir ki: “Ebu Ammar (Yaser Arafat) bizim liderimizdir, bizim başkanımızdır. Biz ona saygılıyız, emrini de yerine getiririz. Fakat bu şartlar altında bize silah bırakmayı emrederse; bunu bombardıman altında, sağlıksız koşullarda verilmiş bir emir olarak kabul ederiz ve buna uymayız. Bunu kerhen söylediğini kabul ederiz. Fakat Arafat, Ebu Ammar, üzerimize Filistin Özerk Yönetimi polisi gönderirse ve onlar bize ateş ederse; mukavemet göstermeyeceğiz, dediler. Siyasete bakar mısın? Dediler ki gelin saldırın, vurmayacağız. Kim Filistinlilerin gönlünü kazandı? Onlar. Ama Arafat da… Sonra Arafat öldü. Arafat’ın nefret ettiği bir adam vardı, asla ortalığa çıkmasına izin vermediği bir adam: Mahmud Abbas. Hep bastırmaya çalıştığı bir adam vardı. Fakat ömrünün son demlerinde dediler ki; kardeşim İsrail artık seninle konuşmak istemiyor, dedi Amerika. Sen uzlaşmıyorsun, Kudüs’ü vermiyorsun, bilmem neyi vermiyorsun. Ama tekrar bir masaya oturmak lazım. Bari başbakanlık diye bir şey ihdas et. O zaman başbakanlık yoktu Filistin Özerk hükümetinde. Oraya da Mahmud Abbas’ı getir bir zahmet çünkü biz onunla konuşuruz. Mahmud Abbas geldi. Hayır onunla da konuşmadılar. Arafat öldü Mahmud Abbas başkan oldu, gene konuşmadılar. Hatırlayın, ne zamana kadar? Hamas seçimleri kazanana kadar. Durum bu. Şimdi Türkiye’deki şov hikayedir. Annapolis’teki müstakbel şov, herhalde salı günü başlayacak bu zirve zımbırtısı, daha büyük bir şov olacak. Ali Babacan da oraya gidecekmiş, iyi eğlenceler diliyorum, çünkü bu bir komedidir. Kesinlikle komedidir. Hamas’ın olmadığı bir barış… Suriye gitmiyor, Suriye davet edildi, delikanlı gibi dedi ki Curlan bölgesi meselesi konuşulmayacak ne işim var? Suudi Arabistan kralı Abdullah diyor ki: “Valla gündemi beğenmedim. Bir düşünecez bakalım gidecek miyiz gitmeyecek miyiz.” Biz hemen cumburlop, çok mutlu olduk, aa Türkiye Arap öncü falan filan. Neyse, bir şey demiyorum ama ordan bir şey çıkmaz. Ancak şöyle, Ali Babacan oraya gidip “Be hey ahmaklar! Filistin halkını temsil eden Hamas’ın bulunmadığı bir toplantıdan sonuç çıkar mı? Suriye’nin bulunmadığı bir toplantıdan bölge çapında sonuç çıkar mı? Bir de bölgeyi kana bulayan adamların insiyatifiyle barış olur mu? Böyle bir şey olmaz, bu komedidir. Ben de sadece bunu söylemek için geldim, Allah’a emanet ben şimdi gidiyorum.” deyip gidecekse…
Filistin’de yıllarca süren bu dram ne zaman bitecek? Yani İslam coğrafyası bu anlamda bir Selahaddin Eyyubi tekrar çıkarmayacak mı?
Küçük çapta bir Selahaddin çıktı: Seyid Nasrallah. Seyid Nasrallah, Selahaddin’in müjdeleyicisidir aslında. Sıttin savaşıdır. Biliyorsunuz Kudüs’te biz savaşmadık; Sıttin’de haçlıları yenerek Kudüs’ü teslim aldık. Sıttin harbinin bir muharebesi bundan bir buçuk yıl evvel Lübnan’da yaşandı, güney Lübnan’da. Ama Hizbullah üç-beş bin gerillayla İsrail’e geri adım attırarak can-ı gönülden Allah diyen orta çapta bir İslam ülkesinin İsrail’i yerle bir edeceğini gösterdi. Durdurdu kardeşim adamları. İsrail basınını ben çok sıkı takip ettim. İsrail bir buçuk yıldır bunu konuşuyor, bu yenilgiyi konuşuyor, İsrail ordusunun tepeden tırnağa yenilenmesi gerektiğini konuşuyor, bütün hesapların-bütün stratejilerin yanlış olduğunu konuşuyor, Hizbullah’ın olağanüstü bir gol attığını konuşuyor. Ama bir yandan da bizim gazetelerimizde, bizim televizyonlarımızda bu zaferi unutturacak yayınlar yaptırıyor, küçük gösterecek yayınlar yaptırıyor ki Müslümanlar özgüvenlerine yeniden kavuşmasınlar. Bu büyük bir tezgahtır. Eğer biz Hizbullah’ın veya İslami direnişin İsrail’e karşı kazandığı zaferin büyüklüğünü takdir etmez ve Cenab-ı Hakk’a bunun için yeterince şükretmezsek o zaman bu nimet de büyümez tabi.
Yeniden Diriliş Partisi’nin kurulacagi söylentileri var.
Kuruldu, Yüce Diriliş Partisi olarak kuruldu. Her hafta Sezai Bey cumartesi akşamları Diriliş Partisi’nin İstanbul il merkezinde konuşmalar yapıyor ve www.yucedirilispartisi.com/video/ adresinden de üstadın yaptığı konuşmaların tamamını izleyebiliyorsunuz. Bu arada Allah razı olsun Selahaddin Yusuf kardeşim haber7 televizyonunda Sezai Bey’in konuşmalarını yayınladı. Yeni Şafak gazetesinin televizyonu olan Net tv’de de Sezai Bey’in konuşmaları yayınlanacak. Hilal televizyonuyla da görüşülüyordu, herhalde ordan da bir sonuç alınmıştır. Allah’ın izniyle televizyonlarda da artık konuşmaları olacak.
Ben birde İHH’yı soracağım, Arjantin’e gittin mi bu sene? Nereler var?
İHH başımızın tacıdır. 1993 senesinde bir avuç adamdık ve bir ülkeyle boğuşuyorduk. Bir ülkede boğuşuyorduk: Bosna’da. Aradan sadece 14 sene geçti. Cenab-ı Hakk bereket yağdırdı Türkiye’nin üzerine, hepimizin üzerine. Geçen sene İHH yüz ülkedeydi, bu sene yüzonbir ülkeye gidiyor Allah’ın izniyle. Sadece İHH gitmiyor; Deniz Feneri gidiyor, (şimdi arkadaşlar kızacak ama) Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kimse Yok mu Orda’sı gidiyor, Cansuyu gidiyor, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfi o camiye gidiyor, TİKA gidiyor, o gidiyor, Diyanet Vakfı gidiyor. Her yerdeyiz. Düşünebiliyor musunuz? Bu ülkenin çocukları (Avusturya’yı kastetmiyorum tabi ki, Avusturya’dayız ya şu anda) gidiyorlar dünyanın öbür ucuna, Arakan’a, Uganda’ya; “Selamun aleyküm, biz Türkiye’den geldik. Sizin için ne yapabiliriz?” diyorlar. Muhteşem bir şey bu! Bu Cenab-ı Hakk’ın bereketini üzerimize çekecektir. Hani bazen Hürriyet böyle manşetler atar ya; Türkiye’de güzel şeyler de oluyor deyip çok çirkin bir şeyden bahseder ya, benimki öyle değil. Hakikaten güzel şeyler de oluyor. Biz Allah’a inanıyoruz; matematiğe inanmıyoruz. Allah’ın bereketine inanıyoruz. Bu hani bazen derler ya eskiler “filancanın yüzü suyu hürmetine bu şehir, bu ülke ayakta duruyor.” diye. Yani o yüzü suyu hürmetine bir şeylerin ayakta durduğu insanlar bir yandan hızla çoğalıyorlar elhamdülillah. Beni de Allh razı olsun İHH’dan arkadaşlar (ben İHH’nın mütevelli heyeti üyesiyim aynı zamanda) bu sene Küba’ya göndereceklerdi; fakat ben bu sene bir yere gitmek istemediğimi söyledim. Geçen sene de gitmemiştim. Çünkü ben zaten durmadan bir yerlere gidiyorum. Yurt dışı tecrübesi olmayan genç arkadaşların gönderilmesini istiyorum. Ne kadar çok insan bu tecrübeyi kazanırsa bu ülke Allah’ın izniyle o kadar büyüyecek. Düşünsene ya 19-20 yaşındaki genç adam Gana’ya gidiyor, Zimbabve’ya gidiyor, ufku genişliyor falan. Ondan sonra onun ulusalcı olması mümkün değil.
Senin aslında şairlik yönün de var Hakan abi. Uzun zamandır hiç söz söylemedin, ya da biz mi görmedik. Edebiyat ne durumda?
‘Müslüman’ isminde bir şiir yazdım ve Mevlana İdris’in sayfasına gönderdim. O da yayınladı.(Gülümseyerek…) Hocam ben Mehmet Akif Ersoy’un ve Necip Fazıl Kısakürek’in, Sezai Karakoç’un ve son zamanlarda Şaban Abak’ın şiirleri karşısında müthiş bir aşağılık kompleksine giriyorum. Öyle yazamadığım için de şiir yazmıyorum, bıraktım, utanıyorum.
“Eşin var, aşığın var, baharın var ki beklerdin
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül; nedir derdin?”
Ya sese bakar mısın? Ben böyle bir ses çıkaramadım. O kadar şiir yazdım, çıkmadı kardeşim. Sakarya şiiri üstadın… Çıkmadı, bıraktım abi, pes ettim.
Allah razı olsun, Teşekkür ederiz…
Ben teşekkür ederim. Kendimi ifade etmeme vesile oldunuz.
(*25.11.2007 tarihinde yapılan Radyo Tuna yayınından alıntıdır.)
Düzenleyen: Ayşe Sena GÖRGÜN
Verein Wonder
Son Yorumlar