Şubat 2007 Arşivi

Kapanmayan Bir Yara: Diyarbakır Cezaevi

Add comment Şubat 28th, 2007

12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde yatan bir iş adamıyla tanıştım.

Anılarını anlattı.

Yüzbaşının köpeğine nasıl tekmil vermek zorunda bırakıldıklarını…

Lağımlarda nasıl süründürüldüklerini…

Sabah-akşam nasıl kıyasıya dövüldüklerini…

Ziyarete gelen ninelere, dedelere, analara, babalara, bacılara, kardeşlere ve evlatlara nasıl eziyet edildiğini…

Tutuklulara ve tutuklu yakınlarına zorla ettirilen “Türküm, doğruyum, çalışkanım” yemininin nasıl ters teptiğini…

Faşist zorbaların milleti nasıl zorla PKK’cı yaptığını…

***

Babası, PKK’dan nefret edermiş.

“PKK sempatizanı olduğumu öğrendiğinde ‘Dinden çıktın’ deyip beni öldürmeye kalkışmıştı” diye anlatıyor.

Elinden zor kurtulmuş babasının.

Ama Diyarbakır Cezaevi’ne düşünce ve babası ziyaretine gelip oradaki durumu görünce, işler değişmiş.

Kendisi, cezaevinde beraber yattığı Ömer Yorulmaz ve Yılmaz Yalçıner’in etki alanına girip PKK’dan uzaklaşırken, babası PKK’ya yaklaşmış.

“Sonunda babam beni PKK’dan ayrıldığım için hain ilan etti” diyor.

***

İşkencenin ayyuka çıktığı, onlarca insanın öldüğü ve onlarcasının da sakatlandığı “Diyarbakır Cehennemi”nde hangi yetkililerin hangi vahşi uygulamalar için emir verdiği, hangi vahşi uygulamaların hangi görevliler tarafından icra edildiği gayet iyi biliniyor.

Kurbanlar belli olduğu gibi suçlular da belli.

İşlenen suçların binlerce şahidi var; onlar da belli.

Sorumluları yargılayıp mahkum etmek için bütün deliller elde.

Gelgelelim, ortada böyle bir devlet iradesi yok.

Diyarbakır Cezaevi’nin açtığı derin toplumsal yarayı kapatmaya matuf sembolik bir jest bile görmedik bugüne kadar.

* * *
Herkes PKK ile mücadeleden bahsediyor, ama PKK’nın üzerinde yükseldiği “Diyarbakır Cehennemi” için özür dilemek kimsenin aklına gelmiyor.

Halbuki, insanları PKK’dan uzaklaşmaya çağırırken etkili olabilmek için, önce insanları PKK’ya iten sebebleri ortadan kaldırmak lazım.

Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan mezalim en yetkili ağızlar tarafından şiddetle kınanıp kamuoyundan af dilenmedikçe, devletin üzerindeki bu kara leke silinemez ve Güneydoğu’da yeni bir sayfa kolay kolay açılamaz.

***

Mevcut Genelkurmay kadroları, 12 Eylül günahlarından sorumlu değildir.

27 Mayıs günahlarından, 12 Mart günahlarından, 28 Şubat günahlarından da sorumlu değildir.

Yine de şöyle bir hayal kurmaktan kendimi alamıyorum:

Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, bir vesile ile, askeri yönetim dönemlerinde uygulanan devlet terörü için ne kadar üzgün olduğunu söylüyor…

Yassıada Mahkemeleri’nden, Menderes-Zorlu-Polatkan’ın idamlarından, Ziverbey Köşkü’ndeki işkencelerden, Mamak ve Diyarbakır cehennemlerinden utanç duyduğunu ifade ediyor…

Türkiye’ye böyle utançların bir daha asla yaşatılmaması için, darbenin d’sini telaffuz eden –telaffuz etmese bile ima eden– herkesin anında derdest edilmesini savunuyor…

Bu arada, terörle mücadelede zaman zaman ipin ucunun kaçırıldığını ve bunun da memlekete çok pahalıya malolduğunu açık yüreklilikle itiraf edip, “Hukukun üstünlüğünü herkes ama herkes kabul etmeli” diyor.

***

CNN Türk’teki “Oradaydım” programıyla yeniden gündeme gelen Diyarbakır Cezaevi yarasının, bu yara kapanmadan gündemden düşmemesini diliyorum.

Yeni Şafak

Soykırım

Add comment Şubat 27th, 2007

Yıl 1993. Yüz bini aşkın Boşnak, Avrupa’nın dördüncü büyük ordusu olan Yugoslavya ordusunun bütün imkanlarını kullanan Çetnikler (Sırp faşistleri) tarafından hunharca katledilmiştir. Doğu Bosna’daki Srebrenitsa şehrinde bir avuç mücahit, etraflarındaki Sırp kuşatmasını yarıp katliamdan kurtulmak için aslanlar gibi savaşmaktadırlar. Bosna-Hersek’teki Birleşmiş Milletler Koruma Gücü’nün Fransız komutanı General Morillon, Sırp deryasında Müslüman bir ada olan Srebrenitsa ahalisine “Silahlarınızı bırakın, sizi biz koruyacağız” diye seslenir. Srebrenitsa ahalisi bu vaade kanarak silah bırakır. Bunun üzerine şehre yönelik Sırp taarruzu durur ve Birleşmiş Milletler Srebrenitsa’yı “Güvenli Bölge” ilan eder. Mücavir şehirlerden ve kasabalardan da binlerce Boşnak, silahlarını bırakarak, “Güvenli Bölge”ye sığınır.

Yıl 1995. General Ratko Mladic liderliğindeki Çetnik ordusu, Srebrenitsa’yı yeniden bombalamaya başlar. Şehir ahalisini korumakla yükümlü olan Hollandalı BM askerleri bombardımana karşılık vermezler. Sadece, Sırp bombaları kendi kışlalarının yakınlarına düşmeye başlayınca, Saraybosna’daki BM karargâhından hava desteği isterler. Bu istek önce karşılanmaz. Hollandalıların ısrarı üzerine sonradan birkaç uçak gönderilir, ancak BM karargahındaki yoldaşlarından bunu haber alan Çetniklerin Srebrenitsa’daki BM kışlasını tehdit etmekten vazgeçmeleri üzerine, uçaklar yarı yoldan geri çevrilir. Birkaç gün sonra Çetnikler, ellerini kollarını sallayarak Srebrenitsa’ya girerler. Boşnaklar dehşet içinde Hollandalı askerlere koşup, “Madem siz Sırplara karşı koymuyorsunuz, bizi korumuyorsunuz, öyleyse silahlarımızı geri verin, biz kendi kendimizi koruyalım” der. İnanılmaz, ama gerçek: Bu talep geri çevrilir. BM Koruma Gücü(!) ne Srebrenitsalılar için savaşır ne de onların kendileri için savaşmalarına izin verir. Çaresiz kalan Boşnaklar BM kışlasına sığınırlar. Fakat, Ratko Mladic’le kadeh tokuşturan Hollandalı komutan, onları Çetniklere teslim eder. Sözde “Savaş suçu soruşturması”ndan geçirilmek üzere kamyonlara ve otobüslere yüklenip BM kışlasından çıkarılan 14 ile 70 yaş arasındaki bütün Srebrenitsalı erkekler, yaklaşık 10 bin kişi, üç gün boyunca katliamdan geçirilir ve toplu mezarlara gömülür. Hollandalı BM askerleri ve genel olarak Bosna-Hersek’teki “BM Koruma Gücü” bu katliama kayıtsız kalır. Boşnakların saldırgan Sırplara karşı meşru bir hamlesi sözkonusu olduğunda hemen harekete geçen Fransız ve İngiliz birlikleri, Srebrenitsa’daki mezalimi durdurmak için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Hadiseyi uydu aracılığıyla izleyen ABD de kılını kıpırdatmaz. Çünkü, Sırpların kontrolündeki en büyük şehir olan Banyaluka’nın kapılarını zorlamaya başlayan Bosna-Hersek Ordusu’nun başkomutanı Aliya İzzetbegoviç’in ateşkese zorlanması gerekmektedir! Şu mesaj verilmelidir İzzetbegoviç’e: Evet, savaşı kazanabilirsin. Ama Sırp ordusu geri çekilirken, Boşnak nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını yok ederek çekilecektir! Ve dünya buna seyirci kalacaktır!… İzzetbegoviç bunu göze alamaz ve Dayton’da masaya oturur.

***

Bu köşede daha önce de yazmıştık; Fransız filozof Jean Baudrillard, Lettre dergisinin Kış 1995 sayısında yayınlanan bir makalesinde, Bosna Müslümanlarının maruz kaldığı amansız zulmü “Yeni Avrupa Düzeni’nin tekâmül sürecinde bir merhale” olarak tanımlamış ve şu tespitte bulunmuştu: “‘Etnik temizliğin’ infazcısı olan Sırplar, yeni şekillenen bir Avrupa’nın öncülüğünü yapıyorlar.”

Masum Boşnakların cesetleri üzerinde yükselen “Yeni Avrupa Düzeni”nin nasıl bir şey olduğunu öğrenmek için, Baudrillard’ın 1997 yılında çıkan “The Perfect Crime” (Kusursuz Cürüm) adlı kitabına bakalım:

“İşin aslı şu ki, Sırplar, etnik temizlik vasıtası olarak, Avrupa’nın inşasında öncü bir rol oynuyorlar. Gerçek Avrupa’nın, beyaz Avrupa’nın; hem ekonomik, hem etnik, hem de ahlaki bakımdan sıvalanmış, yekpare kılınmış, arınmış bir Avrupa’nın… Parlamentoların gölgesinde şekillenen gerçek Avrupa budur ve bu Avrupa’nın öncüsü Sırbistan’dır.” (Jean Baudrillard, The Perfect Crime, Verso Yayınevi, Londra 1997 / s. 135, 136)

***

Den Haag’daki Uluslararası Adalet Divanı, Srebrenitsa katliamını soykırım olarak nitelendirdi. Peki, soykırımcılardan ne haber? Batı, bütün sorumluluğu Mladiç ve adamlarına (Sırbistan devletine bile değil) yükleyip çıkabilir mi işin içinden? Kendi sorumluluğunu inkâr edebilir mi?

Srebrenitsa Soykırımı, Batı’nın -bilhassa Avrupa’nın- kolektif suçudur. Bunu asla unutmayacağız!

Yeni Şafak

Kürtler ve Siyasi Nezaketsizlik

Add comment Şubat 26th, 2007

Türkiye’nin Kerkük’e askeri müdahalede bulunmaya hazırlandığı intibaını uyandıran demeçler artık geride kaldı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölge Yönetimi ile diyalogun gereğini vurguluyor.

‘Biz çözümü masadan başka yerde aramayız’ gibi açıklamalar, çok önemli bir siyaset değişikliğine işaret ediyor.

Ufukta görünen yeni siyasetin olgunlaşabilmesi ve kalıcı olabilmesi için, hükümetin bu konuda rahat bırakılması gerekiyor.

Ne yazık ki, hükümetin atadığı Terörle Mücadele Özel Temsilcisi Edip Başer bile diyalogun bu aşamada faydasız olduğunu zira Barzani’nin PKK’yı desteklediğini söyleyerek, hükümetin ayağına çelme takıyor.

***

Daha birkaç gün önce “Gerekirse Barzani ile görüşürüm” diyen, Edip Başer değil miydi?

Barzani’nin PKK’yı desteklediğini yeni mi öğrendi?

Genelkurmay Başkanı’nın yaktığı kırmızı ışık üzerine tavır değiştiren Edip Başer’in ‘emir-komuta zinciri’nden kurtulamadığı anlaşılıyor.

Askerî değil siyasî bir görevde bulunduğunu ve siyasetin de esneklik gerektirdiğini kendisine hatırlatmakta fayda var.

***

Barzani PKK’yı destekliyorsa, Türkiye ile arasındaki güven bunalımı yüzünden destekliyor.

Bu güven bunalımı mutlaka aşılmalı.

PKK da aşılmalı.

PKK’nın altındaki psikolojik zemin çekilmeli.

Bu zemini güçlendiren söz ve davranışlardan kaçınılmalı.

En fanatik PKK militanlarının bile bu memleketin çocukları -Kürt çocukları- olarak görüldüğü ve onlarla bir gün mutlaka kucaklaşma hedefinin gözetildiği inandırıcı bir şekilde ortaya konulmalı.

Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölge Yönetimi’ni ve muhtemel bağımsız Kürt devletini ‘adamdan saymama’ tutumundan vazgeçilmeli.

***

Kürtler sözkonusu olduğunda her türlü kabalığı ve siyasi nezaketsizliği mübah görenler var.

Bunlar yangının üstüne körükle gidiyorlar.

En büyük vatanseverler gibi görünüyorlar, en büyük vatanseverler olduklarına yürekten inanıyorlar, ama vatana zerre kadar hizmet etmiyorlar, tam tersine vatanın aleyhine çalışıyorlar.

Hükümetin Kuzey Irak siyasetinde bariz bir yumuşama yaşanırken “Kerkük’e saldırıyı Diyarbakır’a yapılmış sayarız” diyen Demokratik Toplum Partisi Diyarbakır İl Başkanı İbrahim Aydoğdu da Kürtlere değil, Kürtlerin aleyhine çalıştı.

***

Aydoğdu’yu kınıyorum.

Aydoğdu’ya cevap verirken tahkir maksadıyla “yaratık” tabirini kullanan Başer’i de kınıyorum.

Çift taraflı bir aymazlıkla karşı karşıyayız.

Bu kısırdöngüden mutlaka çıkmalıyız.

Yeni Şafak

“HAMAS’ı Bırak, Şas’a Bak!”

Add comment Şubat 24th, 2007

“Ortadoğu’ya demokrasi getireceğiz” dediler, ama demokrasinin geldiği Filistin’deki seçimlerin sonuçlarını beğenmeyince halkın iradesini boykot, ambargo ve bombardıman yoluyla bastırmaya kalkıştılar. Neymiş? Sandıktan çıkan HAMAS, İsrail’i tanımaya yanaşmıyor ve silah bırakmayı reddediyormuş!

Siyonistler, İsrail’i kurarken, yüzbinlerce Filistinliyi topraklarından sürdüler. Dünyanın dört bir yanında sürgün hayatı yaşayan Filistinlilerin sayısı bugün dört milyonu buluyor. 1967′den beri İsrail işgali/tahakkümü altında olan Batı Şeria ve Gazze’deki milyonlarca Filistinli de öz yurtlarında garip, öz vatanlarında parya. 40 yıldır amansızca aşağılanıyor, vuruluyor, kırılıyorlar. Bugün HAMAS’ı silah bırakmaya çağıranlar, HAMAS’ı doğuran sürgün ve işgal meselesini çözmek için ne yaptılar? İsrail’i, sürgün Filistinlilerin vatana dönüş hakkını kabul etmeye ve hiç değilse 1967′de işgal ettiği topraklardan geri çekilmeye zorlamak için ambargonun a’sına, boykotun b’sine müracaat ettiler mi? Uluslararası hukukun açıkça men etmesine rağmen işgal topraklarına nüfus transfer eden İsrail’i durdurmaya çalıştılar mı? BM kararlarına göre Arap toprağı olan Doğu Kudüs’ün İsrail tarafından ilhak edilmesine etkili bir itirazda bulundular mı? Arafat ve Rabin’in 1993′te imzaladığı anlaşma uyarınca 2000 yılından evvel Batı Şeria ve Gazze’den çekilmesi gereken ve fakat bu yükümlülüğünü yerine getirmeyen İsrail’e karşı yaptırım kararı aldılar mı? Sözkonusu anlaşma, bağımsız Filistin devletinin en geç 1999′da ilan edilmesini de öngörüyordu; ne oldu? İsrail’i resmen tanıyan ve silahlı mücadeleyi bırakan El-Fetih’in bu muazzam tavizleri neye yaradı? Siyonistler, uzlaşmacılığın dibini bulan Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’la diyalogu bile reddetmediler mi? Hafızalarımızı tazeleyelim: HAMAS’ın seçim zaferine kadar Mahmut Abbas bile İsrail için persona non grata (istenmeyen adam) idi. ‘Benim anladığım tek lisan şiddettir’ diye bas bas bağıran Siyonist işgal rejimini yola getirmeden HAMAS’ı silah bırakmaya çağırmak alçaklıktır, ahlaksızlıktır!

Her şeye rağmen ateşkes ilan eden ve İsrail’in 1967′de işgal ettiği topraklardan çekilmesi (ayrıca sürgün meselesinin çözümü yolunda somut adımlar atması) şartıyla barışa hazır olduğu mesajını veren HAMAS, daha da ileri giderek, iktidarı, İsrail’i resmen tanıyan ve işgalcilere karşı silahlı mücadeleyi reddeden El-Fetih’le paylaşmayı kabul etti. Gel gör ki, İsrail ve ağababaları (ABD, İngiltere) bununla da tatmin olmuyor. Kurulacak koalisyon hükümetinin protokolünde “İsrail’i tanıyoruz” gibi bir cümlenin geçmemesi halinde boykot ve ambargonun aynen devam edeceğini ifade ediyorlar. HAMAS’ın böyle bir cümleyi resmen telaffuz etmesi mümkün olmadığına göre, “HAMAS’sız bir hükümet kurulsun” demeye getiriyorlar. HAMAS’ı El-Fetih’e ezdirmeye çalışıyorlar. Filistin’de iç savaşı kışkırtıyorlar. Mescid-i Aksa’nın taciz edilmesine kayıtsız kalmayan Türkiye, bu aşağılık komploya da kayıtsız kalmayıp, İsrail ve ağababalarına “HAMAS’ı bırakın da Şas’a bakın!” demelidir.

Şas Partisi’nin kurucu lideri Haham Ovadia Yosef diyor ki:

“Kudüs’ü Araplarla paylaşamayız, zira Araplar yılandır. Hiç kimse yılanlarla yan yana yaşayamaz.”

“İsmailoğullarının hepsi hayduttur. Tanrı, bunları yarattığına pişman.”

“Filistinlilere acımak günahtır. Onlara füzelerle saldırmalısınız. Bu alçakları zevkle yok edin!”

Araplara “yılan” diyen ve Filistinlilerin “zevkle” öldürülmesini savunan Şas Partisi, geçen dönemde olduğu gibi bu dönemde de İsrail hükümetinde yer alıyor. Ehud Olmert Şas Partisi’yle koalisyon kurarken, “Dur bakalım! Önce Araplardan özür dilesinler, Filistinlilerle barıştan yana olduklarını deklare etsinler” diyen kimse oldu mu?

Geç olsun, güç olmasın: Şas’lı hükümeti İsrail’in burnundan getirelim!

Tabii, İsrail devletinin külliyen Şas olduğunu unutmadan…

Yeni Şafak

‘İlk Adımı Attığınız İçin Teşekkürler’

Add comment Şubat 21st, 2007

Uluslararası İnsan Gelişim Merkezi, Ermenistan Yazarlar Birliği, Erivan Basın Kulübü, Avrupa Entegrasyon Merkezi, Ermeni Patrikhanesi, ARMAT (Çekirdek) Siyasi Araştırmalar Merkezi ve Ermenistan Ulusal ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi yöneticileri ile uzun görüşmelerimiz oldu.

Bunların tamamı Türkiye ile iyi ilişkilerden yana olduklarını beyan etti ve kahir ekseriyeti soykırım meselesini aşmaya mütemayil oldukları izlenimini verdi.

Bilhassa, Ermenistan ve komşularının ekonomik potansiyellerine ilişkin araştırmalara ağırlık veren hükümete yakın Uluslararası İnsan Gelişim Merkezi ve eski Cumhurbaşkanı Terpetrosyan’a yakın ARMAT yöneticileri, milliyetçiliğin biçimlendirdiği politikalardan fevkalade rahatsız olduklarını ifade ederek, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin rasyonel bir zemine oturtulmasını savunuyorlar.

Terpetrosyan ekibi diyor ki: “Aramızdaki ticaret hacmi birkaç yıl içinde 12 milyon dolardan 40 milyon dolara çıktı. Bu ticaret Gürcistan üzerinden yapılıyor. İki ülke arasında diplomatik ilişki olmadığı ve sınır kapısı kapalı olduğu halde, halklarımız ticaret yapmaya azmediyor ve bunun yollarını mutlaka buluyorlar. Onlar kafalarındaki duvarları çoktan yıktılar. Şimdi sıra hükümetlerde. Geçmişim yükünü sırtımızdan atıp, kayıtsız şartsız yakınlaşmalıyız. 1915′te saplanıp kalanlar Ermenistan’a zarar veriyorlar. Karabağ’ı bile saplantı haline getirmemeliyiz. Bu saplantılar bizi Rusya’nın kucağına itti. Rus hegemonyasından kurtulmak için Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmeye ve sınırın açılmasını sağlamaya mecburuz.”

* * *
Türkiye, Ermenistan’la sınırının kapalı olmasından pek zarar görmez. Fakat Ermenistan, bu sınır kapalı kaldığı müddetçe kendini bağımsız bir devlet olarak gerçekleştiremeyecek, Rusya’ya bağlı yoksul bir ülke olarak kalacaktır. Hal böyle iken niye Ermenistan’dan Türkiye’ye değil de Türkiye’den Ermenistan’a bir barış heyeti gitti? İlk adımı niye onlar atmadı da biz attık? Bu sorunun cevabını Ermenistan Yazarlar Birliği Başkanı Levon Aranyan verdi:

“Biz çok yeni bir devletiz. İlk adımı atmayı beceremeyebilirdik. Sizde ise köklü bir devlet geleneği var. Sorunları aşma konusunda daha mahirsiniz. Bakış açınız daha geniş. Uluslararası ilişkilerde daha tecrübelisiniz. Bizi beklemeden harekete geçtiğiniz için teşekkür ederiz.”

Yeni Şafak

DAŞNAK Ne Diyor?

Add comment Şubat 20th, 2007

Erivan’da Ermeni Devrimi Federasyonu (şu meşhur DAŞNAK Partisi) yöneticilerinden Mikail Manukyan, Levon Mıgırdıçyan ve Giro Manoyan ile de görüştük.

Doğu Konferansı heyetinin sebeb-i ziyaretini öğrendikten sonra özetle şunları söylediler:

“Aynı bölgenin insanları olduğumuzun bilincindeyiz. Girişiminizi önemsiyor ve çabalarınızdan dolayı sizi tebrik ediyoruz. Kültürel ve sanatsal ilişkilerle toplumları birbirine yakınlaştırmayı düşünüyorsunuz, buna bir itirazımız olamaz. Evet, diyalog kuralım. Ama nasıl bir diyalog? Önümüzde iki yol var: Ya aramızdaki görüş ayrılıklarını hiç gündeme getirmeden konuşacağız, veya, son tahlilde ilişkileri düzeltme hedefini gözeterek, farklı düşündüğümüz konuları da konuşacağız. Bize göre can alıcı konuları konuşmazsak diyalog samimi olmaz. Soykırım meselesi bize göre tartışılmaz bir meseledir…”

Hem konuşalım-tartışalım diyeceksiniz, hem de diyalogu “tartşılmaz” bir meselenin çözümüne bağlayacaksınız… Olacak şey değil, ama DAŞNAK olunca oluyor işte.

Söz alıp, “1915′te bir aksiyon ve bir de reaksiyon vardı. Reaksiyonun boyutu aksiyonu gölgede bıraktıysa da, Ermeniler tarafından öldürülen Türkleri gözardı edemezsiniz” dedim.

DAŞNAK’ın cevabı: “Ermeni tarafının bir aksiyonu olduğunu ve soykırımın bu aksiyona bir reaksiyon olduğunu kabul etsek bile, ikisini aynı kefeye koyamayız…”

Bir de Kars Anlaşması ile ilgili mesele var. DAŞNAK bu anlaşmayı –dolayısıyla Türkiye’nin mevcut sınırlarını– tanımıyor. Biz bu anlaşmanın geçerli olduğunda ısrar edersek, onlar da Sevr’in geçerli olduğunu ileri sürebilirlermiş. Falan filan.

DAŞNAK’ın oy oranı yüzde 5 civarında. Ermenilerin büyük çoğunluğu DAŞNAK’çıları dinozor olarak görüyor, Türkiye-Ermenistan ilişkilerine onların baktığı gibi bakmıyor. Sokaktaki adam, 1915′in acısını yüreğinin ta derinliklerinde hissetse de, tarihin altında ezilip un ufak olmak istemiyor. Ermenistan’ı kasıp kavuran yoksulluktan kurtulmak istiyor ve bunun için Türk ambargosundan kurtulmak zorunda olduğunu gayet iyi biliyor. Türkiye sınırı kapalı. Ermenistan’a ne geliyorsa Gürcistan ve İran üzerinden geliyor. Çok pahalı geliyor. Sınır açılsa fiyatlar düşecek, üstelik yeni istihdam alanları açılacak, Ermenistan ekonomisi canlanacak, muhaceretteki Ermenilerin gönderdiği yardım paralarından başka kayda değer bir geliri olmayan halk refaha erecek… Bunu DAŞNAK’çılar da görüyor tabii. O yüzden, karizmayı çizdirmemek için sarf ettikleri radikal laflardan (ki, Doğu Konferansı heyetinin kışkırtıcı soruları olmasaydı Kars Anlaşması gibi meselelere hiç girmeyeceklerdi) hemen sonra, “Anlaşamadığımız konuların çözümünü zamana bırakalım. İşbirliği yapabileceğimiz alanları tespit edelim ve sınırın bir an evvel açılması için gayret sarf edelim” demeyi ihmal etmediler.

Anladığım kadarıyla DAŞNAK, dinozor muamelesi görmekten bıkmış, marjinallikten kurtulmaya çalışıyor.

Yeni Şafak

Ermenistan’da İnek Şaban Muhabbeti

Add comment Şubat 19th, 2007

Hrant Dink’in öldürülmesi, ABD Kongresi’ndeki ‘müzmin’ soykırım lobisinin faaliyetleri, DYP lideri Mehmet Ağar’ın “BENELUX Modeli” önerisi, Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye tren yolu projesi, Ermenistan’daki Rus birliğinde görev yapan bir Ermeni subayın beyanatı vs, vs, vs gibi vesilelerle mütemadiyen gündemimize gelen Ermenistan’ı konuşurken neyi konuştuğumuzu biliyor muyuz?

Diasporadaki Ermeni lobileri hakkında bilgi sahibiyiz, ama Türkiye’nin yanı başındaki Ermenistan çoğumuz için bir kapalı kutu. Bu kapalı kutunun açılmasına karınca kararınca katkıda bulunmak için, 2004 yılı sonlarında Doğu Konferansı heyeti olarak Ermenistan’ın başkenti Erivan’a yaptığımız gezide tuttuğum bazı notları Yeni Şafak okurlarıyla paylaşmak istiyorum.

***

İlk randevumuz Erivan Devlet Üniversitesi’ndeydi. Çeşitli fakültelerin yöneticileri ile bir araya geldik. Türkoloji’nin burada çok önemsendiğini, özellikle Türk Tasavvuf Edebiyatı’na ilginin büyük olduğunu, Ermenilerin bu alandaki birçok araştırmasının dünya literatürüne girdiğini öğrendik.

Üniversite heyeti, komşu halklar arasındaki psikolojik duvarları yıkmaya azmeden Doğu Konferansı’nı umut verici bir girişim olarak niteledi. Ev sahipleri gayet nazik ve iyi niyetliydiler. Tatsızlığa yol açabilecek söz ve davranışlardan kaçındılar. “Çözemeyeceğimizi düşündüğümüz sorunları rafa kaldırıp beraber ne yapabileceğimizi konuşalım” dediğimizde, aynen katıldıklarını ifade ettiler. Özellikle Şarkiyat Fakültesi Dekanı Dr. Gourgen V. Melikan, ileri sürdüğümüz her fikre heyecanla -ve heyecanlandığını mümkün olan en açık şekilde ortaya koyarak- katıldı. Bizden biri konuşmasının bir yerinde ne zaman “istiyoruz”, “arzu ediyoruz” veya “ümit ediyoruz” dediyse, Dr. Melikan hemen “Biz de, biz de” diye karşılık verdi. Türkçe.

Toplantıda Dr. Melikan’la yan yana oturuyorduk. Bana mütemadiyen gülümsedi. Ara sıra da sırtımı sıvazladı. Çok sempatik bir adam. Toplantı biter bitmez koluma girip, “Bizim fakülteye gidelim, çok yahşi konyak var” dedi. “Fakültenize gidelim, ama ben konyak içmem” dedim.

Diğer grup üyelerini de davet etti. Beraber fakültedeki odasına gittik. Orada da biraz muhabbet ettik. Ben kendisine “ağa” diye hitap ettim, o bana –ve herkese- “can” dedi.

- Ağa.

- Can.

- Bu işler ne olacak?

- Hepimiz şarklıyız, yabancıları karıştırmadan aramızda halledeceğiz.

* * *
Üniversiteden ayrılırken yanımıza bir Türkoloji öğrencisi geldi. Fevkalade sempatik bir delikanlı.

- Ermenistan’a hoş geldiniz.

- Hoş bulduk. Türkçe konuşuyor musun?

- Evet konuşuyorum. Türkoloji okuyorum.

- Türkiye’ye hiç gittin mi?

- Gitmedim, ama hep Türk televizyonları izliyorum.

- Hangi kanalları izliyorsun?

- Show, Kanal D, ATV…

- En çok hangi programları beğeniyorsun?

- Filmleri.

- Sevdiğin artistler var mı?

- Şaban’ı çok seviyorum.

- Şaban?

- Kemal Sunal.

- Vay canına! Şaban burada da seviliyor demek.

- Evet evet, biz çok severiz.

- Ermenistan’da Türk televizyonları çok izlenir mi?

- Çok izlenir. Şaban’ı herkes tanır.

- Peki sen 1915′te olanlar yüzünden Türklere kızmıyor musun? Türkiye’den nefret etmiyor musun?

- Olanlara üzülüyorum ama onlar geçmişte kaldı. Ermenistan ve Türkiye dost olsun.

***

Yarın: DAŞNAK ne diyor?

Yeni Şafak

Hollanda, Müslümanlarla Barışıyor mu?

Add comment Şubat 17th, 2007

Hollanda ile 400 yıldır diplomatik ilişkimiz var, fakat bugüne kadar ülkemizi ziyaret eden bir Hollanda Kralı veya Kraliçesi olmamış.

27 Şubat günü Türkiye’ye gelmeye hazırlanan Kraliçe Beatrix, bir ilk’e imza atacak.

Hollanda hükümeti, dışişleri bakanının ve çok sayıda işadamının da katılacağı bu ziyaret münasebetiyle bir grup Türk gazetecisini Hollanda’ya davet etti.

Hürriyet’ten C. Ülsever, Milliyet’ten D. Sazak, Radikal’den F. Özkan ve Yeni Şafak’tan bendeniz, beş gün boyunca Rotterdam, Den Haag ve Amsterdam arasında mekik dokuyup, Türk kökenli siyasetçilerden Rotterdam Limanı yöneticilerine, ekonomi bürokratlarından Dışişleri Bakanı’na kadar pek çok kişiyle görüşmelerde bulunduk.

İntibalarım:

- Son yıllarda Theo Van Gogh, Pim Fortuyn, Aayan Hirsi Ali, Rita Verdonk, Geerd Wilder gibi İslam düşmanlarının öne çıkması yüzünden İslam dünyasında büyük itibar kaybına uğrayan Hollanda, imajını düzeltmeye çalışıyor. (Hollanda Dışişleri Bakanlığı’nın bir süredir Müslüman aydınlarla istişare ederek “Hollanda’nın İslam dünyasında –bilhassa Türkiye ve Fas’ta– nasıl bir imajı var?”, “Müslüman kamuoyunu kazanmak için neler yapmak lazım?” gibi sorulara cevap aradığı biliniyor.)

- Görüştüğümüz Hollandalı yetkililer, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecindeki pürüzler veya Hollanda’da yaşayan Türklerin “entegrasyon” meselesi hakkında en ufak bir olumsuz imada bile bulunmamaya özen gösterdiler.

- Son seçimlerde oy patlaması yapan aşırı sağın yükselişine mukabil, Türk ve Arap kökenli siyasetçilerin de yükselişe geçtiğine mütemadiyen dikkat çekildi.

- İşçi Partili Nebahat Albayrak ve Ahmed Ebu Talib’in Hollanda siyasetindeki güçlü konumları bir ‘iftihar tablosu’ olarak sık sık zikredildi.

- Yıllardır Hollanda’da yaşamalarına rağmen hâlâ ikamet izni alamayan ve kaçak durumda olan binlerce yabancı için ‘af’ çıkarılmasını savunan Albayrak’ın Hıristiyan Demokrat Parti, İşçi Partisi ve Hıristiyan Birliği’nden müteşekkil yeni koalisyon hükümetinde göçten sorumlu devlet sekreterliğine (kabinede oy hakkı bulunmayan bir tür devlet bakanlığı) getirilmesi, sözkonusu ‘af’ın kapıda olduğunu gösteriyor. Öte yandan, daha önce Amsterdam Belediyesi’nde eğitim işlerinden sorumlu başkan yardımcısı olarak büyük başarılara imza atan Faslı Ebu Talib’in dindar bir Müslüman olduğu bilindiği halde sosyal hizmetlerden sorumlu devlet sekreterliğine getirilmesi, “islamophobia”yı aşma yönünde atılmış bir adım olarak görülebilir. (Burada bir ‘geri adım’ın da sözkonusu olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim: Ebu Talib’in ve bilhassa İşçi Partisi ‘hiyerarşi’sinde ikinci sıraya kadar yükselen Albayrak’ın aslında bakan yapılması bekleniyordu.)

- Görev süresi dolmak üzere olan Dışişleri Bakanı Dr. Bernard Bot, İslam dünyasına saygılı bir dış politikadan yana. Nitekim, bize verdiği mülakatta (belki de bakan olarak verdiği son mülakatta) Bush yönetiminin “şer ekseni” söylemini açıkça eleştirdi, nükleer enerji meselesi yüzünden İran’a sert yaptırımların uygulanmasına karşı çıktı, Irak konusunda İran ve Suriye ile beraber hareket edilmesini savundu ve Filistin-İsrail barışı için Golan Tepeleri’nin Suriye’ye iade edilmesi gerektiğini vurguladı. Şu günlerde göreve başlaması beklenen yeni Dışişleri Bakanı Maxim Vergaagen ise, Müslümanlara koyduğu ‘rezerv’lerle tanınıyor. “Böyle giderse Hollanda’da bazı mahallelerde şeriat uygulamasına geçilecek” gibi demeçleriyle “islamophobia”yı besleyen Vergaagen, bugüne kadar Hıristiyan Demokrat Parti Meclis Grup Başkanı olarak iç politikada kullandığı söylemi gelecekte dış politikaya uyarlamaya kalkarsa, ABD’li meslektaşı Condoleezza Rice buna çok sevinecektir. Zira, “ABD’nin İran ve Suriye ile diyalog kurması gerekir” diyen Dr. Bernard Bot, “karanlıklar prensesi”nin canını çok sıkıyordu.

- Vergaagen ve benzerleri bir yana; 1960′lı yıllardan 2000′li yılların başına kadar Avrupa’nın uzlaşma kültürü en gelişmiş ülkesi olan Hollanda’da, son birkaç yıla damgasını vuran ve toplumu fena halde geren yabancı düşmanlığını aşıp uzlaşma kültürünü yeniden üretmeye dönük bir iradenin varlığı aşikar. O iradenin ne kadar güçlü (veya güçsüz) olduğunu zaman gösterecek.

Hollanda’yla ilgili diğer notlarımı Kraliçe Beatrix’in ziyaretine saklıyorum.

Not: Wageningen Üniversitesi’ni de ziyaret ettik. Orada Tuğba Ertok, Yeşim Tunalı, Deniz Sanal ve soyadını maalesef kaydetmeyi unuttuğum Burcu’yla tanıştık. Gurbetçi Türk öğrencileri. Birbirinden kıymetli, birbirinden başarılı, birbirinden asil, pırıl pırıl gençler. Ülkemizin birinci sınıf temsilcileri. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi daima üzerlerine olsun.

Yeni Şafak

“Rodesian Beef” ve Yalçın Doğan… Ne Alâka?

Add comment Şubat 16th, 2007

Tayyip Erdoğan, Zimbabwe Devlet Başkanı Mugabe’yi Türkiye’ye davet ediyor. Hürriyet Gazetesi bu daveti eleştiriyor. Çünkü Mugabe’nin İnsan hakları ihlallerinde sicili kabarık. İnsan hakları ihlallerinde kimse George W. Bush’un eline su dökemez (bkz. Tora Bora, Felluce, Telafer, Guantanamo, Ebu Gureyb, CIA casus uçakları vs, vs, vs), ama Yalçın Doğan’ın “Bush asla Türkiye’ye gelemez!” dediğini hiç tasavvur edemiyorum.

1.
Yalçın Doğan, “Muhteşem konuk Mugabe” diye bir yazı yazmış.
Demiş ki:
“Haber, uluslararası ajanslarından bilgisayarlara düştüğünde, şaşırıyor ve inanamıyorum. Ayrıntılı haber Zimbabwe kaynaklı. Ankara hiç bir biçimde yalanlamıyor.
Geçen hafta Tayyip Erdoğan bir toplantı için Etiyopya’da. Orada pek çok liderle görüşüyor. Bu arada Zimbabwe Devlet Başkanı Robert Gabriel Mugabe ile karşılaşıyor. Ne konuştukları belli değil. Ama, belli olan önemli ayrıntı, uluslararası ajanslara yansıyor. Zaten önemli olan da, o ayrıntı. Aynı ayrıntıyı açıklayan Zimbabwe tarafı.
Erdoğan, Mugabe’yi Türkiye’ye davet ediyor. Ne var bunda? Şimdi göreceksiniz ne olduğunu.
Zimbabwe Devlet Başkanı Mugabe dünyada pek çok ülke tarafından ve bu arada AB tarafından persona non grata ilan edilen, yani istenmeyen kişi.
Bir devlet başkanı ki, pek çok ülke onu kendi ülkesinde görmek istemiyor, onunla diplomatik ilişkilerini kesiyor.
Ama, o kişiyi Tayyip Erdoğan Türkiye’ye davet ediyor.
Adam neden istenmeyen kişi?
Çünkü, insan hakları ihlallerinden dosyası hayli kabarık.” (Hürriyet, 8 Şubat 2007)

***

İnsan hakları ihlallerinde kimse George W. Bush’un eline su dökemez (bkz. Tora Bora, Felluce, Telafer, Guantanamo, Ebu Gureyb, CIA casus uçakları vs, vs, vs), ama Yalçın Doğan’ın “Bush asla Türkiye’ye gelemez!” dediğini hiç tasavvur edemiyorum.

2.
İngiliz mutfağında “Rodesian beef” diye bir şey var; Rodezya sığır eti.
Fevkalade muteber olan bu et, Zimbabwe’den gelir.

***

Zimbabwe, Robert Mugabe ve arkadaşları tarafından devrim yoluyla kurulmuş bir Afrika devletidir.
Devrimden önce Rodezya vardı.
İşgalci Avrupalıların devleti.
“Zenci”lerin topraklarını gasp eden, onları öz yurtlarında köle haline getiren bir devlet.
Köpeklerin ve “zenci”lerin aynı kefeye konulduğu bir devlet.
Beyaz ırkın üstünlüğü fikrine dayanan bir devlet.
Britanya’ya bağlı bir işgal rejimi.
Robert Mugabe ve arkadaşları işte bu rejimi yıktılar.
Britanya ve Rodezya bayraklarını indirip göndere Zimbabwe bayrağını çektiler.
Bu devrimin üzerinden 27 yıl geçti; fakat Avrupalılar, Zimbabwe’den ithal ettikleri ete hâlâ Rodezya eti diyorlar.
Bir türlü hazmedemediler “Afrika Afrikalılarındır” sloganıyla kurulan Zimbabwe’yi!

***
Zimbabwe’nin nüfusu 11 milyon.
Yaklaşık 80 bin Avrupa kökenli var.
Nüfusun yüzde 1′ini bile oluşturmayan bu minik azınlık, bundan 7 yıl öncesine kadar, Zimbabwe’nin ekilebilir topraklarının yüzde 70′ine sahipti.
Mugabe, ırkçı işgal rejiminden kalan bu vahşi düzeni bozdu, toprakları işgalcilerin elinden alıp yerli halka dağıttı, adaleti sağladı.
Ve bunu yaptığı için ‘Vahşi Afrikalı’ oldu!
İngiltere Başbakanı Tony Blair, önüne gelene Mugabe’nin fenalıklarını (!) anlatıyor.
Büyük bir zalimmiş Mugabe, büyük bir haydutmuş, ırkçı bir diktatörmüş; “Afrika’nın Hitler’i”!
İşin içinde Kongo meselesi de var.
İngiltere, Ruanda’daki Fransız işbirlikçisi rejimi devirip onun yerine İngiliz işbirlikçisi bir rejim kurdu, sonra da Ruandalı-ve de Ugandalı- milisleri elmas zengini Kongo’nun üstüne saldı, Londra’nın dümen suyunda gitmeye yanaşmayan Laurent Kabila yönetimini devirmeye teşebbüs etti, fakat tam Kongo’nun başkenti Kinşasa’yı düşürecekken karşısına “Güney Afrika Gelişme Birliği” üyesi ülkelerin Kongo’ya gönderdiği destek tugayları çıktı; bunların en başında Zimbabwe tugayı geliyordu…
Gerisi, İngiliz Yalan İmparatorluğu’nun aşağılık marifetleri:
Bütün Avrupa Birliği ve dahî Amerika Birleşik Devletleri, “insan haklarını ihlal eden”, “muhalefetin ifade hürriyetini engelleyen” ve tabii ki “seçimlere hile karıştıran” Zimbabwe hükümetine karşı seferber edildi, birçok yaptırım kararı aldırıldı.
Robert Mugabe diyor ki: “Tony Blair, Amerika Birleşik Devletleri’ni Irak konusunda desteklemek için Zimbabwe’ye yaptırım şartını ileri sürdü ve ABD bu şartı kabul etti.”
İngiliz Sky News Televizyonu Mugabe ile bir mülakat yapmıştı; New African dergisinden öğrendiğimize göre Mugabe, yukarıda mezkûr iddiasını bu mülakatta da dile getirmiş, fakat Sky News’çular mülakatın o bölümünü makaslamışlar.
“İfade hürriyetine saygı”ya bakar mısınız?
Yine New African dergisinden öğrendiğimize göre, Harare’de düzenlenen Zimbabwe Uluslararası Kitap Fuarı’nın Batılı sponsorları 2005 yılında fuar organizatörlerine şöyle bir ültimatom vermişler: “Baffour Ankomah’ı bir daha çağırırsanız desteğimizi geri çekeriz.”
Ankomah, Afrika’nın tam manasıyla bağımsızlığını savunan ve Robert Mugabe’yi hararetle destekleyen New African dergisinin yayın yönetmeni.
Zimbabwe Uluslararası Kitap Fuarı’nda bir konuşma yapmıştı.
Mugabe’yi övmüştü, Zimbabwe’nin doğru yolda olduğunu söylemişti.
“Ne varmış bunda?” demeyin; Zimbabwe’de “demokrasi kültürü”nü yerleştirmek için dünyanın parasını harcayan Batılı sponsorların tepesini attırmak için daha ne olsun?
Demokrasi bir kültür işi olduğuna göre vahşilere bırakılamaz!
“Lord”lar, “dük”ler, “centilmenler” gelecek, neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyecek ve vahşiler de uslu uslu doğruyu seçecekler!
Bu doğrunun onlara uyup uymaması hiç önemli değil!
Aslolan, mevcut uluslararası sistemin aşağılık çarkını döndürmeye devam etmektir!

***

Emperyalistler Zimbabwe’den ithal ettikleri sığır etine hâlâ “Rodesian beef” diyorlarsa sebebi var: Zimbabwe iştahlarını kaçırıyor.
Peki, Yalçın Doğan’a ne oluyor?

Gerçek Hayat

Yalçın Doğan’a Ne Oluyor?

Add comment Şubat 14th, 2007

Uluslararası haber ajansları Başbakan Erdoğan’ın Addis Ababa’daki Afrika Birliği Zirvesi’nde karşılaştığı Zimbabwe Cumhurbaşkanı Robert Mugabe’yi Türkiye’ye davet ettiğini duyurdu. Hürriyet gazetesi yazarı Yalçın Doğan bu haberi şaşkınlıkla karşıladığını ve inanılmaz bulduğunu söylüyor. Mugabe yaklaşık 20 yıldır Zimbabwe’nin tek hakimiymiş ve hakimiyetini seçimlere hile karıştırarak, değişik insan hakları ihlallerinde bulunarak, gazetecileri ve muhalif siyasetçileri işkenceden geçirerek, ayrıca yolsuzluk yaparak sağlamaktaymış. Avrupa Birliği bu yüzden Mugabe’yi istenmeyen adam ilan etmiş. Avrupa’ya girişi yasak olan bir diktatör, Türkiye’ye nasıl davet edilirmiş? (Bkz: “Muhteşem konuk Mugabe”, Yalçın Doğan, 8 Şubat 2007 tarihli Hürriyet).

Allah, bütün işkencecileri ıslah etsin. Islah etmediklerini de kahretsin. İşkenceyi savunmak ve işkencecileri aklamaya çalışmak aklımın ucundan bile geçmez, ama şunu söylemek zorundayım: İşkenceci rejimlerle hiç işimiz olmaz diyorsak, başta Amerika Birleşik Devletleri’ne tavır koymamız gerekiyor. İşkencenin ayyuka çıktığı Guantanamo kampını, Ebu Gureyb ve Brooklyn hapishanelerini, CIA işkence uçaklarını görmezden gelip ABD ile canciğer kuzu sarması olacağız, ama ‘Robert Mugabe işkenceciymiş’ diye Zimbabwe ile yakınlaşmaktan imtina edeceğiz; ABD’nin işkence siyasetine destek veren ve işkencecilerin kralı George W. Bush’u el üstünde tutan Avrupa hükümetlerinin uyguladığı çifte standardı benimseyip, Mugabe’yi biz de istenmeyen adam ilan edeceğiz… Olacak şey mi bu?

Dünyada işkencenin olmadığı bir ülke yok maalesef. Yolsuzluğun olmadığı bir ülke de yok. Seçimlere hile karıştırmaya gelince; Bush’un, 2000 seçimlerine hile karıştırılması sayesinde ABD Başkanı olduğuna dair iddiaları duymayan kaldı mı? Mugabe’ye ve dolayısıyla Zimbabwe’ye uygulanan boykotun bu tür olumsuzluklardan kaynaklandığına inanmak için dünyadan habersiz olmak lazım.

Sayın Yalçın Doğan’ın dikkatine:

Batı’ya göre Zimbabwe Devlet Başkanı Robert Mugabe “Afrika’da bir istikrar ve demokrasi abidesi” idi. Mugabe yönetiminin tarım ve ekonomi politikaları uluslararası ödüllere layık görülürdü. Amerikan üniversiteleri Mugabe’ye eğitim, ekonomi, hukuk ve uluslararası ilişkiler gibi sahalarda fahri doktorluk unvanı vermek için birbiriyle yarışırdı. Batı medyası “bütün Afrikalı liderler tarafından örnek alınması gereken” Mugabe’yi övmek için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Altı-yedi yıl öncesine kadar böyleydi bu. Batılıların gözbebeğiydi Mugabe. Derken, birdenbire, ‘Bu adam bir bozguncu, bir despot, bir diktatör, bir cani, bir vampir’ demeye başladılar. Mugabe’yi “Afrika’nın Hitler’i” ilan ettiler. Boykot kararları aldılar. Bununla da yetinmeyip, Güney Afrika’yı Zimbabwe’nin üzerine salmaya çalıştılar. Neden mi? Çünkü Mugabe, elmas zengini Kongo’nun İngiliz işbirlikçisi Ruandalı ve Ugandalı milisler tarafından işgal edilmesini önleyen Afrika Gelişme Birliği inisiyatifinin başını çekti. Çünkü Mugabe, Kongo’nun rövanşını Zimbabwe’deki toprak reformu için ayırdığı destek fonunu iptal ederek alan İngiltere’nin restini görüp, 11 milyon nüfuslu Zimbabwe’nin ekilebilir topraklarının yüzde 70′ini ellerinde tutan 80 bin beyaz çiftçiyi istenmeyen adam ilan etti. Çünkü Mugabe, İMF ve Dünya Bankası’nın dayatmaları yüzünden uyguladığı liberal ekonomi programından vazgeçip sosyalizme döndü. Çünkü Mugabe, 1980 devrimiyle resmen sona ermiş olan sömürgeciliği artık fiiliyatta da sona erdirmek için kolları sıvadı…

Batı’nın son yıllardaki Mugabe aleyhtarlığı, Zimbabwe’deki insan hakları ihlallerinden filan değil, emperyalist dayanışmadan kaynaklanıyor. İngiltere, bütün Avrupa Birliği’ni ve dahî Amerika Birleşik Devletleri’ni türlü çeşit yollarla Zimbabwe hükümetine karşı seferber etmiş bulunuyor. Bir örnek: Mugabe’ye göre “İngiltere Başbakanı Tony Blair, ABD’yi Irak konusunda desteklemek için Zimbabwe’ye yaptırım şartını ileri sürdü ve ABD bu şartı kabul etti.”

Uzun lafın kısası: Emperyalistler / neo-kolonyalistler rant derdinde; Yalçın Doğan’a ne oluyor?

Yeni Şafak

Önceki Yazılar