Ocak 2007 Arşivi
Ocak 31st, 2007
Bundan iki yıl önce, Ankara’da, adını veremeyeceğim bir Afrika ülkesinin cumhurbaşkanı danışmanıyla görüşmüştük.
Şöyle demişti bu zât:
“40 yıl önce Fransa’dan bağımsızlık ilan etmiş olmamıza rağmen hâlâ Fransa’nın sömürgesi durumundayız. Bu durumdan kurtulmaya karar verdik ve mücadeleye giriştik. Mücadeleyi kazanmak üzereyiz, fakat şimdi de başka bir Batı ülkesinin –bize bu mücadelede yardım eden bir Batı ülkesinin– sömürgesi haline gelmekten endişe ediyoruz. Durumu dengelemek için Çinlileri, Japonları ülkemize davet ettik, onlara önemli ihaleler verdik. Türkleri de ülkemizde görmek istiyoruz. Hatta, en çok sizi görmek istiyoruz. Gelin, pazarımıza girin, yollarımızı yapın, bize otobüs satın…”
Sordum: “Neden özellikle Türkiye?”
Dedi ki: “Osmanlı devletini inceledik ve sömürgeci bir tavrınızın olmadığını gördük. Gittiğiniz her yere hizmet götürdünüz ve bir yerden çekildiğiniz zaman geride kukla rejimler bırakmadınız, fitne bırakmadınız. Size güveniyoruz. Biliyoruz ki Türkiye gelir, işini yapar, kazanacağını kazanır, bize de kazandıracağını kazandırır ve gider. Kalsa da, biz istediğimiz için kalır. Bizi esir etmeye çalışmaz.”
* * *
Ahmet Davutoğlu hocamız, 2001 yılında yayınlanan Stratejik Derinlik adlı kitabında (Küre Yayınları), “yeni bir Afrika açılımı”nın gereğine işaret ediyordu:
“Türkiye’nin dış politikasında en ciddi ihmale uğramış kıta bağlantısı Afrika’dır. (…) Nasıl ki Afrika ile hiç bir doğrudan bağlantısı olmayan Japonya’nın küresel ekonomik etkinliğinde Afrika pazarının da ciddi bir payı olmuşsa, küresel etkinliğini artırma hedefini gözetecek bir Türkiye’nin de uluslararası ekonomi-politik rekabetteki önemli havzaları yakından takip etmesi gerekmektedir. İlk safhada özellikle kültürel ve ekonomik alanda yoğunlaşacak yeni bir Afrika açılımı için herşeyden önce dış politika yapım psikolojisinde bir yenilenme yaşanmak zorundadır.”
Çok şükür, bugün böyle bir yenilenmenin yaşandığına şahit oluyoruz.
Bir Afrika Birliği Zirvesi’ne katılan ilk Türkiye Başbakanı olarak tarihe geçen Tayyip Erdoğan, Addis Ababa’daki toplantıda yaptığı konuşmada “Afrika’nın içinde bulunduğu sorunlar bu kıtanın önemine gölge düşürmemelidir” diyerek, “dış politika yapım psikolojisi”nin radikal bir değişim geçirdiğini, muazzam bir kültürel ve ekonomik potansiyele sahip olan Afrika’nın ancak ‘tu kaka’ babında zikredildiği aymazlık günlerinin artık geride kaldığını net bir şekilde ortaya koydu.
Türkiye-Afrika ilişkilerinin stratejik değer taşıyacak kadar büyük atılımlarla geliştirilmesini kısa vadede elbette beklemiyoruz, fakat Afrika’nın öneminin nihayet anlaşılmış olması ve bunun gereğinin de yapılmaya başlanması, uzak ufukları aydınlatmıştır.
1000 millik yol 1 adımla başlar ve hükümet o adımı attı.
* * *
Afrika Birliği ile ilgili yazımı esefle karşılayan bazı okurlar “Yoksul Afrika’yla ilişkileri geliştirmek Türkiye’ye ne kazandırır ki?” diye sordular. Benim için maddi menfaat ikinci planda (hatta ikinci planda bile değil), ama paradan-puldan başka derdi olmayan arkadaşları da rahatlatmam lazım:
Başbakan’ın Afrika Birliği Zirvesi’ndeki konuşmasından anlıyoruz ki, Türkiye-Afrika ticaret hacmi henüz 400 milyon dolar civarında; halbuki, sırf Gana’nın son yıllarda sahne olduğu ‘bayındırlık devrimi’ne katılmak bile Türkiye’ye yüzmilyonlarca dolar kazandırabilirdi. Batılı ülkelerin, Çin’in ve Japonya’nın sayısız Afrika ülkesinde aldığı ihalelerin çoğu Türkiye’nin de rahatlıkla alabileceği ihalelerdir ve bunların değeri milyarlarca dolardır. İnşaatçılarımız Afrika’ya açılmalı, madencilerimiz Afrika’ya açılmalı. Engin madencilik tecrübemizi maden zengini Afrika’nın hizmetine sunduğumuz takdirde hem biz âbat oluruz hem Afrikalılar. Tekstil fabrikaları, şeker fabrikaları, meyve suyu fabrikaları, hatta televizyon fabrikaları kurmayı da düşünmeliyiz bu kıtada. Güney Afrika’dan Somali’ye kadar her yerde fabrikalar kurup istihdam alanları oluşturmamız, büyük kazançlar elde edip Afrikalılara da büyük kazançlar sağlamamız işten bile değil; yeter ki Afrika hükümetleriyle sıkı bağlar kurulsun, Afrika’da doğru dürüst bayrak gösterilsin, yatırımcılarımız Afrika’ya açılmaya teşvik edilsin ve onlara ‘lojistik’ destek sağlansın.
Batılıların kontrol altında tutmak için canla başla çalıştığı Kongo, Zimbabwe, Gana, Fildişi Sahili gibi fevkalade önemli Afrika ülkelerinde Türkiye’nin büyükelçilik açmaya bile tenezzül etmemesi olacak şey miydi? Değildi, ama oldu maalesef.
Zararın neresinden dönersek kâr.
NOT: Başbakan, Afrika Birliği Zirvesi’ndeki konuşmasında, “Barışı özleyen Somali’nin bağımsızlık ve birliğine büyük önem veriyoruz” diyerek, Somali üzerinde tahakküm kurmaya çalışan ve bu ülkedeki bütün bölücü hareketleri destekleyen Etiyopya’yı diplomatik bir lisanla eleştirdi. Somalili arkadaşlarım adına kendisine cân u gönülden teşekkür ederim.
Yeni Şafak
Ocak 30th, 2007
Bütün Afrika’ya ışık saçan Gana devrimi, Afrikalılardan sonra en çok Arapgir/Malatya ahalisini heyecanlandırmıştı. Çünkü bu devrimi müthiş bir aşk, şevk ve belagatle takdim eden Arapgir Postası Başmuharriri Fethi Gemuhluoğlu, hemşehrilerini, Kwame Nkrumah ve arkadaşlarıyla yoldaş olduklarına ikna etmişti. İstiklal yolunda bir yoldaşlıktı bu. Türkiye ve Afrika, el ele vererek, emperyalizmin soysuz çarkına çomak sokabilirdi.
22 Mart 1957′de “Afrika’da Yeni Bir Devlet: Gana”yı heyecanla takdim eden, 19 Nisan 1957′de “Yıkılması Mukadder Olan Bir İmparatorluk: Büyük Britanya”nın Afrika’daki devrimci hareketlerle sarsılmasını kutlayan, 28 Nisan 1957′de “Uyanan Afrika”nın altını kalın çizgilerle çizen Gemuhluoğlu’na göre “Afrika’ya basiret ve dikkatle yeni ve hassas bir zihniyetle eğilmekte büyük maddi ve manevi menfaatlerimiz” vardı; “Tunus-Türkiye, Cezayir-Türkiye, Gana-Türkiye, Sudan ve Türkiye arasında hayırlı ve mes’ut inkişaflar beklemek vazifemiz”di.
Dünkü gazetelerde Türkiye-Afrika yakınlaşmasıyla ilgili bir yazı bulamayınca, “Neredesin Fethi Ağabey, neredesin Arapgir Postası?” demekten kendimi alamadım. Başbakan Erdoğan Afrika Birliği Zirvesi’ne katılıyor, kimsede tık yok. “Fethi Ağabey”in manevi evlatlarından bile tık yok. Yine de şükrediyorum. Başbakan’ın iki yıl önceki Etiyopya ziyaretini “Dünyanın en yoksul ülkesinde ne işi var? Afrika ormanlarında gezeceğine memleket meseleleriyle uğraşsın” diye cahil cahil konuşarak eleştiren kifayetsiz siyasetçiler ve entelektüeller bu defa sessiz kaldılar ya, buna da şükür.
* * *
Efendiler! “Yoksul Afrika” imajı emperyalist bir tezgâhtır. “Yoksul Afrika” dememeliyiz, “Yağmalanan zengin Afrika” demeliyiz. Afrikalılar yoksulluk çekiyor, çünkü Afrika sömürülüyor. Afrika sömürülüyor, çünkü biz Afrika’nın yoksul olduğuna inandırıldık. Afrika’ya acımaya, Afrika’dan ümidi kesmeye, Afrika’yı ölü yatırım olarak görmeye şartlandırıldık. Afrika dendi mi aklımıza en iyi ihtimalle üç-beş kuruş sadaka vermek geliyor; hepsi bu. Merak edip de sormuyoruz: Afrika ölü yatırım ise, ABD Başkanı Bush ve ekibi Afrika’ya niye çıkarma yaptı? Fransa ve İngiltere niye Afrika ülkeleriyle ortak platformlarda buluşup duruyor, anlaşma üstüne anlaşma imzalıyor? Çin’in Afrika’da bayrak göstermesi neden? Alman bankalarının Afrika’da ne işi var? Emperyalistlerin, bizi “Yoksul Afrika” edebiyatıyla oyalarken, Afrika’nın zengin hazinelerini bir güzel yağmaladıklarını ne zaman fark edeceğiz?
Paradan başka şeye itibar etmeyen anti-idealistlere sesleniyorum: Yağmaya katılmak için değil ama Afrika’nın zenginliğinden dürüstçe pay almak için olsun bu kıtaya adam gibi bir ilgi göstermeniz gerekmez mi?
İdealistlere sesleniyorum: Emperyalizmin pençesindeki Afrika’yla dayanışmaya girmeli değil misiniz?
Bir zamanlar Kara Panter lideri Richard Moore olarak New York sokaklarında fırtına gibi esen Afrikalı devrimci dostum Dhoruba Mujaheed Bin Wahad haykırıyor: “Biz zenginiz kardeşim. Bütün dünyayı besleyebilecek kadar zenginiz. Dünya altın rezervlerinin yüzde 70′i Afrika topraklarında. Stratejik öneme sahip 40 metalin 20’si Afrika topraklarında. Eti en lezzetli hayvanlar Afrika topraklarında. Nil nehri, Volta nehri, Gambiya nehri; dünyanın en güzel suları Afrika topraklarında. Kıtanın her tarafından bereket fışkırıyor, fakat sömürgecilerin alçakça tezgâhına geldiğimiz için bu bereketin hayrını göremiyoruz. Kolonyalizm döneminden kalma siyasi ve ekonomik düzenlemeler, ardı arkası kesilmeyen Batı komploları, Uluslararası Para Fonu/Dünya Bankası reçeteleri yüzünden hasta yatağından kalkamıyoruz. Komaya girdik, çıkamıyoruz. İnleye inleye can çekişiyoruz. Kabileleri birbirine düşürüyorlar, devletleri birbirine düşürüyorlar, Afrika’yı birbirine düşürüyorlar ve bu sayede neyimiz var, neyimiz yok, elimizden alıyorlar. Artık uyanmalıyız. Marcus Garvey’in, Malcolm X’in, Kwame Nkrumah’ın, Partice Lumumba’nın bir zamanlar yükselttiği bayrağı yeniden yükseltmeliyiz. ‘Afrika Afrikalılarındır’ sloganını hayata geçirmek için canla başla çalışmalıyız…”
Bu mücadelede bize de büyük iş düşüyor. İHH, TİKA, Diyanet İşleri Başkanlığı, gibi müesseselerimizin Afrika’daki etkinliğini arttırarak ve etkinlik alanını genişleterek emperyalistlerin bu kıta üzerindeki maddi-manevi tahakkümünü elimizden geldiği kadar sarsmamız lazım. Sosyal yardımlar, teknik destekler, kültürel ve siyasi faaliyetler yetmez; Afrika’yla ticari ve ekonomik ilişkilerimizi alabildiğine geliştirmemiz de lazım. Bu ilişkilerin gelişmesi hem Türkiye’nin hem de Afrika’nın refahına hizmet edecektir.
Bundan iki yıl önce, Ankara’da, adını veremeyeceğim bir Afrika ülkesinin cumhurbaşkanı danışmanıyla görüşmüştük. Bu zât, ‘Sömürge olmaktan kurtulmak için Türkiye’nin ülkemizde yatırım yapmasını istiyoruz’ demişti. Ne alâkası mı var? Alâka, nasipse yarın bu köşede.
Yeni Şafak
Ocak 29th, 2007
Başbakan Erdoğan, Afrika Birliği Zirvesi için Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya gitti. Bu güzel vesile ile köşemde Afrika Haftası ilan ediyorum.
* * *
1957′de Gana’nın bağımsızlığını ilan ederek Afrika’da yeni bir sayfa açan devrimci lider ve filozof Kwame Nkrumah şöyle diyordu: “Biz bağımsızlığımızı bütün Afrika’nın bağımsızlığına adadık, zira bütün Afrika bağımsızlığına kavuşmadıkça bizim bağımsızlığımızın hiçbir değeri olmayacaktır.”
Afrika ülkelerinin 1960′lı yıllarda peşpeşe bağımsızlıklarını ilan etmeleri üzerine ise, şöyle diyordu Nkrumah: ‘Kolonyalizmin yerini alan neo-kolonyalizm tehdidiyle baş edebilmek ve sömürgecilerin siyasi/iktisadi/içtimai manipülasyonlarından tamamen kurtularak bağımsızlığımızı teminat altına alabilmek için safları sıklaştırmaları gerekiyor. Kıta çapında bir hükümete ihtiyacımız var. Birleşik Afrika Devleti’ni kurmalıyız!’
Ne yazık ki diğer Afrikalı liderlerin ezici çoğunluğu Nkrumah’ın fikrine sıcak bakmadı. 1963′te Afrika Birliği Teşkilatı kurulduysa da, bu teşkilat bir ‘iyilik-güzellik temennisi’ olmaktan öteye geçmedi. Zaten Nkrumah da Batı işi bir askeri darbeyle alaşağı edildi ve zamanla unutulup gitti. Uzun bir gaflet ve dalalet uykusuna daldı Afrika. Bu uyku, 1999′a kadar sürdü.
Afrika Birliği Teşkilatı’nın Temmuz 1999′daki Cezayir toplantısında Libya lideri Muammer el-Kaddafi, bahtı kara kıtanın devlet ve hükümet başkanlarını Kwame Nkrumah’ın mirasını canlandırmaya ve hayalini gerçekleştirmeye çağırdı. Kaddafi’ye göre tek kutuplu dünya düzeni, Afrika’nın yeniden sömürgeleştirilmesine hizmet ediyordu. Bunun önüne geçmek için “Birleşik Afrika Devleti”ni kurmaktan başka çare yoktu. “Gelin, Kwame Nkrumah’ın hayalini gerçekleştirelim” dedi Kaddafi; “Gelin, tek bayrak altında birleşelim.”
Birleşme çağrısı heyecanla karşılandı. Cezayir toplantısından iki ay sonra Libya’da yeniden bir araya gelen liderler, Afrika Parlamentosu, Afrika Adalet Divanı, Afrika Merkez Bankası ve Afrika Para Fonu’nu kurmak için ilke kararı aldılar. 2000 yılındaki Togo zirvesinde bu kararın içi dolduruldu. 2001′in Mart ayında Libya’da düzenlenen Afrika Birliği Teşkilatı 5. Olağanüstü Toplantısı’nda ise, Afrika Birliği’ni kurma iradesi resmen beyan edildi.
Kaddafi’nin o toplantıdaki konuşmasından bir kesit:
“Afrikalılar, dünyanın bozulan dengesini yeniden kurmak için harekete geçmiş bulunuyorlar; kitle imha silahlarıyla değil, kolonyalizmle değil, diktatörlükle değil, kendine çeki düzen verip dünya haritasını değiştirmeye azmeden halkın iradesiyle! (…) Afrika’nın kıtalar arası balistik füzeleri veya nükleer silahları yok, ama Afrika bugün o silahlara sahip olanlardan daha güçlü. Bizim irademiz, metalden yapılan balistik füzelerden daha güçlü, evet. Metal paslanır, ama halkın iradesi asla paslanmaz! (…) Kolonyalizmin yerini alan emperyalizm, Afrika’yı yeniden köleleştirmeyi hedefliyor. Varını yoğunu istiklal uğrunda feda etmiş insanlar olarak bunu kabul etmemizi mümkün değil. Ömer Muhtar’ı, Soweto gençliğini bir hiç uğruna feda etmedik biz. Fedakarlıklarımızın karşılığını almak için birleşmek zorunda olduğumuzu çok iyi biliyoruz. (…) Tarihî, destansı ve acılarla dolu mücadelemiz, bugün Afrika Birleşik Devletleri ile taçlanmış oldu. Yaşasın Afrika ve Afrika’nın şehitleri!”
Kaddafi’nin ayakta alkışlanan konuşması, Afrika Birliği’ne militan bir hüviyet kazandırdı. Bu hüviyet, 2001′in Temmuz ayında Zambiya’nın başkenti Lusaka’da düzenlenen toplantıda biraz zedelendiyse de, Afrikalıların birleşme azmine halel gelmedi. Güney Afrika Devlet Başkanı Thabo Mbeki’nin başını çektiği ‘itidal’ lobisi, militan bir söylemin öne çıkmasına mani olurken, Kaddafi’nin Amerika Birleşik Devletleri tarzı birlik önerisine karşı Avrupa Birliği tarzı birlik fikrini savunup kabul ettirdi. Afrikalı liderler, Lusaka’dan, bir yıl sonra Güney Afrika’nın Durban şehrinde düzenlenecek toplantıda Afrika Birliği Teşkilatı’nı feshetmeyi ve Afrika Birliği’nin kuruluşunu ilan etmeyi kararlaştırarak ayrıldılar.
Nihayet, 10 Temmuz 2002 tarihinde, Durban’da, Afrika Birliği resmen kuruldu. Birçok siyasi gözlemci bu gelişmeyi istihza ile karşılayıp “Afrika’dan iş çıkmaz” diye burun kıvıra dursunlar, ben, Afrikalıların gösterdiği birleşme temayülünü, kısa veya orta vadede değilse bile uzun vadede emperyalizmin çarkına çomak sokacak bir gelişme olarak görüyorum. Emperyalistler de öyle görüyorlar.
Kanada Başbakanı Jean Cretien, Afrikalıları, Afrika Birliği’nden vazgeçip IMF ve Dünya Bankası ile işbirliğine dayalı bir kalkınma modeli üzerinde durmaya çağırmıştı. Anglo-Amerikan siyasetinin bir enstrümanı olduğunu bildiğimiz Kanada başbakanının bu çağrısı derin bir kaygının tezahürü değilse nedir?
Yeni Şafak
Ocak 28th, 2007
İsmail Cem, bugüne kadar gördüğümüz en yerli dışişleri bakanı” dediğim zaman, bazı arkadaşlarım şaşkınlıktan küçük dillerini yutarlardı.
Şaşkınlıktan küçük dillerini yutarlardı, çünkü İsmail Cem’e bir ‘yabancı’lık atfederlerdi.
Mensubu olduğu hükümete acayip tepkili olduğum halde onu hep ayrı tutuşum, birçok yazımda ona övgüler dizişim tuhaf bulunurdu genellikle.
Ben de bu tuhaf bulunuşu tuhaf bulurdum.
Değil mi ki İsmail Cem, eski Osmanlı memleketlerinin bir araya gelip kültürel, ticari, ekonomik ve siyasi ilişkilerini alabildiğine geliştirmelerini savunuyordu?
Ve değil mi ki bunu savunurken Üstad Sezai Karakoç’un hazırladığı Diriliş Partisi Programı’ndan aşina olduğumuz bir incelik ve nezaket gösteriyordu?
Diriliş Partisi Programı Madde 122: “Geçmişte birlikte olduğumuz ülkelere karşı davranışımız bu tarihi beraberliğin gereği olarak diğer ülkelere nazaran daha yakınlık ifade edecektir. Ancak bu yakınlık, onların vaktiyle bize bağımlılıkları sebebiyle duyarlıkları göz önünde tutularak, incitmeden, kırmadan sağlanacaktır. ”
İsmail Cem de aynen öyle düşünüyordu.
Eski Osmanlı coğrafyası çapında bir işbirliği ve kaynaşmadan sözediyor, ancak, bazı hassasiyetleri gözeterek, Osmanlı’yı anmadan “Tarihi Paylaşan Ülkeler” demeyi tercih ettiğini belirtiyordu.
Bir televizyon programında “Tarihi Paylaşan Ülkeler Konferansı” projesini uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatmıştı.
Beni mest eden bu muazzam proje ne yazık ki gerçekleşmedi.
Krizler filan çıktı, öyle kaldı.
Fakat İsmail Cem, tarihi paylaştığımız ülkelerle yakından ilgilenmeyi sürdürdü.
Bunu tarihi bir misyon olarak benimsemişti.
“İran’a yaptığı bir geziye biz de katılmıştık.” diye anlatıyor iş adamı bir arkadaşım; “Giderken uçakta uzun uzun sobet etmiştik. Dışişleri’nin o güne kadar doğru dürüst bir Ortadoğu vizyonu geliştirmemiş olmasından yakınmıştı. Koskoca diplomatların bile ‘hain Arap’ ve ‘küstah molla’ gibi çirkin söylemlere itibar edebilmesine hayret ettiğini söylemişti. Bu tür önyargıların şekillendirdiği Ortadoğu siyasetleri yüzünden Türkiye’nin çok şey kaybettiğini ifade etmişti. ‘Türk mallarının el üstünde tutulacağı bu kadar geniş bir pazarın nasıl ihmal edildiğini anlamakta güçlük çekiyorum’ demişti…”
2001 yılı başlarında (yoksa 2000 yılı sonlarında mıydı?), Türkiye sefaretinin uzun zmandır ‘rölantide’ olduğu Bağdat’a yeniden büyükelçi tayin etti İsmail Cem.
Yine o aralar Libya’yı ziyaret edip ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin düzelmeye ve “kayıp yıllar”ın telafi edilmeye başladığını duyurdu.
İstanbul-Şam-İstanbul ve İstanbul-Tahran-İstanbul seferlerinin başlamasına katkıda bulundu.
Suriye ve İran’la yakınlaşmada büyük rol oynadı.
Bu ülkenin, gerçekten bu ülkenin dışişleri bakanı oldu.
Gerçekten bizim dışişleri bakanımız oldu.
Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, dünkü yazısında ne güzel söylemiş:
“Kökenini kurcalamaya kalkanlar onun kadar ‘Osmanlı’ olabilseler keşke.”
* * *
Dün toprağa verdiğimiz İsmal Cem’e Rahmân ve Rahîm Allah’tan ganî ganî raymet diliyor, ailesi ve yakınları için Sabr-ı Cemîl niyaz ediyorum.
Yeni Şafak
Ocak 24th, 2007
İstanbul’da bir havraya (sinagog) bombalı saldırı düzenlendiği zaman, “Bu, İslam medeniyetine de bir saldırıdır” demiştim. Hrant Dink cinayeti için de aynı şeyi söylüyorum.
Ümmet-i Muhammed, tarih sahnesine çıktığı günden beri, farklı dinlerin mensuplarına saygı göstermeyi, onlarla barış içinde yan yana yaşamayı, onlarla en derin manada vatandaş olmayı bilen bir ümmettir. Gayri Müslim azınlıkları yabancı unsur olarak görmek, onları vatana yakıştıramamak, vatanı sadece Müslümanlara (veya Türk ırkına) ait olarak görmek, İslam medeniyetinden bir sapmadır.
638 yılında Kudüs’ü fetheden Hazret-i Ömer (radıyallahu anh), ilk iş olarak, şehrin Hıristiyan ahalisini sahiplendiğini ortaya koyan bir ferman yayınlamıştı: : “Emir’ül Müminîn; hasta olsun, sıhhatte bulunsun bütün halkın mal ve canlarının korunacağını garanti eder. Aynı zamanda ibadet yerlerine, haçlarına ve dinlerine dokunulmayacağını temin eder. Halkın kiliseleri tahrip edilemeyeceği gibi mesken haline de getirilemeyecektir. Eskiden sahip oldukları haklar aynen muhafaza edilecektir. Ne mâlik oldukları şeylere bir halel gelecek ve ne de onlara mezhepleri konusunda bir baskı yapılacaktır…”
Fatih Sultan Mehmet’in de, İstanbul’u fethinden hemen sonra, Hıristiyanların dini kurumlarını dokunulmaz ilan ettiğini, şehirden ayrılma hazırlığındaki Hıristiyanları bu fikirlerinden vazgeçirmeye yönelik güven artırıcı tedbirler aldığını ve fetihten önce gitmiş olanları da İstanbul’a geri dönmeye çağırdığını biliyoruz.
Lübnanlı Hıristiyan yazar Emin Maaluf diyor ki:
“…O zamana kadar tarihin kıyısında yaşamış olan bu Bedeviler, birkaç onyıl içinde İspanya’dan Hindistan’a kadar uzanan uçsuz bucaksız bir alanın hakimi olmayı başardılar. Hepsinde de şaşılacak derecede düzenli, başkalarına görece saygılı ve boş yere aşırı şiddete başvurmadan… İslam tarihinde daha başlangıçtan itibaren, ötekiyle yan yana yaşama konusunda dikkate değer bir yatkınlık görülür. Geçen yüzyılın sonunda, en büyük İslam gücünün başkenti İstanbul’un nüfusu içinde başlıca Rumlardan, Ermenilerden ve Yahudilerden oluşan Müslüman olmayan bir çoğunluk bulunuyordu. Aynı dönemde Paris’te Londra’da, Viyana’da ya da Berlin’de nüfusun yarısının Hıristiyan olmayanlardan, Müslüman ve Yahudilerden oluşabileceği düşünülebilir miydi? Bugün bile, kentlerinde müezzinin ezan okuduğunu işiten pek çok Avrupalı rahatsız olurdu.” (Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, Çev. Aysel Bora, Yapı-Kredi Yayınları, İstanbul 2000)
Müslümanlar, sıfırdan kurdukları Kufe, Bağdat, Fusta (Kahire), Rey (Tahran), Dar’ul Beyda (Kazablanka) gibi şehirlerde kiliselere ve havralara da yer vererek, Hıristiyanlarla ve Yahudilerle beraber yaşamayı, onlarla aynı memleketin insanları olmayı gayet tabii bulduklarını açık bir şekilde ortaya koydular. Şanlı tarihimizle, muazzez medeniyetimizle övünürken bu faziletin altını çizmeyi ve altını çizdiğimiz fazilete uygun davranmayı ihmal etmemeliyiz.
Hrant Dink’in cenazesi münasebetiyle düzenlenen yürüyüşe her kesimden insanların katılmış olmasını fevkalade anlamlı ve ümit verici buluyorum. Bilhassa İslami kimlikleriyle öne çıkan aydınların bu yürüyüşte yer almaları bana huzur verdi.
Yeni Şafak
Ocak 23rd, 2007
Tabiatı gereği yekpare olması gereken Ortadoğu’nun suni sınırlarla parçalanması, bütün bölge halklarına felaket getirdi. Ülkeleri birleştirmesi gerekirken ayıran nehirler, dağlar, ovalar ve şehirler savaş sebebi oldu. Bütün Ortadoğu (bilhassa Dicle-Fırat havzası), tam da birleşme noktalarına çizilen bu suni sınırların getirdiği coğrafi anarşiden mustarip.
Mevcut sınırları Avrupa Birliği örneğinde görüldüğü gibi barışçı yollarla aşmak mümkün olduğu halde, Batılı güçlerin –ulus devlet taassubunu ve mikro milliyetçiliği kışkırtarak– Ortadoğu halkları arasına ördüğü psikolojik duvarlar, bu sınırlardan kaynaklanan sorunların ancak şiddet yoluyla çözülebileceği anlayışını hakim kıldı.
Devletler kurulup sınırlar çizilirken büyük nimetlerden mahrum bırakılmalarını veya ulusal güvenlikleri bakımından stratejik önemi haiz yerlerin kendi sınırları dışında tutulmasını içlerine sindiremeyip komşularına karşı saldırganlaşan topluluklar ve devletler, bölgeye dayatılan anarşinin gereğinden başka bir şey yapmıyorlar. Komşularından emin olamayan toplulukların ve devletlerin emperyalist güçlerle ittifakı da haritanın getirdiği bir zaruret.
Birbirine karşı emperyalistlerle iş tutan mevcut ve potansiyel bölge devletlerini kıyasıya eleştirirken, Osmanlı sonrası Ortadoğu’nun dizaynından kaynaklanan yapısal sorunların ancak yapısal reformlarla çözülebileceği gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. İhanetlerin altını çizerek bir yere varmamız mümkün değil. İhaneti adeta zorunlu kılan fitne düzeninin nasıl yıkılabileceği üzerinde kafa yormamız lazım.
***
Bu topraklarda ulus devletler ve sınırlar hiç olmamalıydı. Mevcut ulus devletlerden ve sınırlardan kurtulmayı konuşacağımız yerde onların çoğalmasını konuşmak zorunda kalmamız büyük bir trajedidir. Bu trajedinin sorumlusu, 80 yıldır akıllarını başlarına almaya yanaşmayan bölge devletleridir. Türk, Arap ve Fars şovenliği vakitlice terk edilip doğru dürüst bir eşitlik retoriği geliştirilseydi ve bölge halklarının önüne doğru dürüst bir birlik perspektifi konulsaydı, bugün bu durumda olmazdık.
Bir yandan Türk, Arap veya Fars şovenliği sergilerken öbür yandan Kürt şovenliğini yargılayamazsınız. Bu saçmalığa artık bir son vermeliyiz. Şimdi geçmiş hatalardan ders alıp feraseti ve basireti kuşanma vakti!
Kuzey Irak’taki Kürt Federe Devleti’ni bir vakıa olarak kabul edeceğiz ve onunla sıcak ilişkiler kurarak bütünleşeceğiz ki, bu coğrafyanın bütün insanlarını mustarip eden ayrılığın-gayrılığın derinleşmesini önleyebilelim, birlik içinde yükseleceğimiz mutlu yarınları gösteren bir ışık yakabilelim.
Kürt Federe Devleti, ‘küresel emperyalist devlet’in tahakkümünden kurtulmak için komşularından emin olmaya muhtaçtır. Türkiye de ‘küresel emperyalist devlet’in tahakkümünden kurtulmak için Kürt Federe Devleti ve diğer Müslüman komşularından emin olmaya muhtaçtır. Birbirimizden emin olabilmek için de her alanda işbirliği yapmamız, ilişkilerimizi alabildiğine geliştirmemiz ve derinleştirmemiz, bu arada karşılıklı tavizler vermemiz şarttır.
Karşılıklı itimat, yakınlaşma, kaynaşma ve bütünleşme, hem Kürt Federe Devleti’nin hem de Türkiye’nin özgürleşmesine, huzura kavuşmasına ve kalkınmasına hizmet edecektir. Öte yandan gerginliğin tırmanması ve düşmanlığın derinleşmesi iki tarafın da enerjisini tüketecek, iki tarafa da mütemadiyen kan kaybettirecektir. Kürt Federe Devleti ile Türkiye’nin menfaatlerini tevhit etmesi tercihler içinde bir tercih değil, kaçınılmaz bir zarurettir. Böyle bir perspektife sahip olmalı ve önümüze ne kadar kritik meseleler çıkarsa çıksın bu perspektifi daima korumalıyız. İki tarafın aydınları ve siyasetçileri, bütün söz ve davranışlarında, ortak bir gelecekten başka bir geleceğimizin olamayacağını (olsa bile felaket olacağını) göz önünde tutarak, hassas dengeleri mutlaka gözetmeli.
***
Kürt Federe Devleti’yle ilgili tereddütlerin ve Kerkük meselesiyle ilgili tartışmanın belli çevrelerde Kürt düşmanlığını körüklemek için tepe tepe kullanıldığına şahit oluyoruz. Kürt Federe Devleti’ni ve bağımsız Kürdistan fikrini savunmak adına Türk düşmanlığının körüklendiğine de şahit oluyoruz. Legal / illegal basın-yayın organlarında, özellikle de internet sitelerinde sergilenen karşılıklı ırkçı şiddet dehşet verici boyutlarda. Bu şiddetin kuvveden fiile çıkması an meselesi. Provokatörler son hazırlıklarını tamamlamak üzere. Tansiyonu bir an evvel düşürüp provokasyonların önüne geçmek için ilk iş olarak legal basın-yayın kuruluşlarının ortak bir sağduyu beyannamesi yayınlayarak etnik kamplaşmaya yol açan tahkir ve tezyif ifadelerinden kaçınmayı taahhüt etmelerini, ırkçı internet sitelerine karşı olabildiğince sert kanuni tedbirlerin alınmasını ve siyasetçilerin “Kuzey Irak’a askerî harekât” gibi aşırı söylemlerden vazgeçmelerini teklif ediyorum.
Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi: “Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak.”
Yeni Şafak
Ocak 22nd, 2007
İslamcı veya komünist eğilimli basit bir üniversite öğrencisini kenara çekip sorgularken “Filanca yerde oturuyorsun, filanca okula gidiyorsun, filanca bakkaldan alışveriş ediyorsun, filanca kahvede filanca adamlarla okey oynuyorsun, geçen akşam filanca kitap evinde filanca arkadaşınla filanca konuyu tartıştın… Görüyorsun ya koçum, seni gölge gibi takip ediyoruz” diye övünmeyi çok iyi bilirler de, suikast tehdidi altında bulunan fevkalade önemli siyasi/ideolojik aktörlere doğru zamanda, doğru yerde, doğru şekilde gölge olmayı bir türlü beceremezler.
Hrant Dink açıkça hedef gösterilmişti, zaten linç girişimlerine maruz kalmıştı, her an suikasta uğrayabileceği aşikardı, fakat malum teşkilatlar bunu dert edinmediler, ‘geliyorum’ diye diye gelen suikastı önlemeye çalışmadılar, suikastçının harekete geçeceği an olay yerinde bulunmaya azmetmediler. Belki de o esnada bir teşkilat mensubu oralarda bir yerdeydi, ama Hrant’ı değil de devleti –Hrant’a karşı!- korumakla görevlendirilmiş olduğu için suikasta müdahale etmemişti, kim bilir.
Bizde devlet kendini korumakla o kadar meşgul ki, açık ve yakın bir tehlike altında olduğu bilinen önemli şahsiyetleri korumayı bile bir türlü akıl edemiyor ve bu yüzden ülkemiz siyasi cinayetlerle çalkalanıp duruyor.
Neymiş? Hrant Dink koruma talep etmemiş! Eee? Bu mudur yani? Korumaya ihtiyacı olduğunu bildiğiniz halde sırf talepte bulunmadı diye koruma vermediniz Hrant’a, öyle mi? Yoksa korumaya ihtiyacı olduğunu mu bilmiyordunuz? Adamcağız “Her gün ölüm tehditleri alıyorum” diye bas bas bağırıyordu, duymadınız mı?
Resmi talimat veya müracaat olmadan harekete geçmeyi bilmeyen ‘nizami birimler’ bir yana; kafalarına göre takılan ‘özel birimler’den ne haber? Vatan-millet adına türlü çeşit fitneler çıkarmaya akılları eriyor da, vatan-millet adına bir fitnenin önüne geçmeye niye akılları ermiyor? ‘Özel birimler’, Hrant’a gizlice gölge olamazlar mıydı? ‘Derin devlet’in devleti koruma refleksi niye böyle derinliksiz? Hrant’ı değil devleti korumak için olsun Hrant’a koruma vermeyi nasıl akıl edemediler? Hrant’ın korunmamasından devletin de zarar görebileceğini nasıl öngöremediler? Biliyorum biliyorum, ‘derin devlet’ten böyle bir şey beklemek biraz “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” alakasızlığı oluyor. Yine de sormadan edemiyorum: “Hrant Dink’e bir şey olursa Türkiye zor durumda kalır” diyen hiç mi kimse çıkmadı ‘derin devlet’te? Hadi kontrol dışı ‘derin devlet’ unsurlarının işi gücü zaten provokasyon ve sabotajdır diyelim; MİT’ten ne haber? Agos dergisi gelmiyor mu bu teşkilata? MİT elemanları Hrant’ın yazılarını okumadılar mı? Aldığı tehditlerden haberdar olmadılar mı? Oldularsa, derin korkularını niçin paylaşmadılar?
Yeri gelmişken: “Hrant bey, böyle devam ederseniz başınıza kötü şeyler gelir” diyen ‘derin’ arkadaşlar kimlerdir, kimlerdendir? Böyle mi oluyor bu işler? “Merak etmeyin, sizi koruyacağız” denileceği yerde üstü örtülü (hatta örtüsüz) tehditler mi savruluyor Hrant gibi insanlara?
***
Mesele sadece koruma meselesi değil; devlet, cinayetin psikolojik zemini oluşturulurken müdahale etmeli ve bunun önüne geçmeye çalışmalıydı. Televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde, internet sitelerinde, dernek toplantılarında, mahkeme baskınlarında “Türk düşmanı” edebiyatının dibi bulunup faşist tansiyon yükseltilirken sessiz kalan (hatta buna yer yer katkıda bulunan) devletin, o faşist tansiyonun etkisiyle veya ondan istifade ile Hrant’ı öldüren/öldürten canilere -yeşil ışık yaktığını söylemekten imtina etsek de- kırmızı ışık yakmadığını söylemek zorundayız.
Zaten gergin olan ortam biraz daha gerilsin diye yazmıyorum bunları. Meramım şundan ibaret: Biraz sivillik, biraz incelik, biraz sağduyu, biraz feraset, biraz basiret lütfen! Devletin olaylara ve insanlara at gözlüğüyle bakması memleketi mustarip ediyor. Devleti yüceltirken insanı hiçe sayan anlayış terkedilsin artık; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” felsefesine geri dönülsün.
Bu vesile ile, Kürt devleti ve Kerkük’le ilgili tartışmaların Kürt düşmanlığını kışkırtacak boyutlarda seyrettiğini ve yeni provokasyonlara davetiye çıkardığını belirtmek isterim. Hrant Dink cinayetinden ders alalım ve kendimize gelelim.
Yarınki yazımda bu konuyu ele alacağım inşaallah.
Yeni Şafak
Ocak 20th, 2007
Doğu Konferası’ndan arkadaşım, Ortadoğu yollarından yoldaşım Hrant Dink katledildi.
Ne diyeceğimi bilemiyorum.
İçim yanıyor.
***
Ermeni’ydi.
Bu ülkenin çocuğuydu.
Bu ülkeye bağlıydı.
1915′i elbette büyük bir acıyla anmakla beraber, o acıya asla yenik düşmedi; 1915 kâbusunun Ermenileri ve Türkleri esir almasına gönlü asla razı olmadı; o kâbusun aşılması ve bu ülkenin rahatlaması için elinden gelen her şeyi yaptı.
Ne söylediyse, ne yazdıysa bu ülkenin selameti için söyledi ve yazdı.
Ermeni diasporasını soykırım vurgusundan ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırma siyasetinden vazgeçip Türkiye’nin dostluğunu kazanmak için gayret sarf etmeye çağırmaktan dilinde tüy bitti.
Ermeni’nin Türk’süz yapamayacağını, Türk düşmanlığının hem Türkiye Ermenilerini hem de Ermenistan’ı güç durumda bıraktığını bıkmadan, usanmadan haykırıp durdu.
Kürtleri de ‘Türklerle yollarınızı ayırmayı aklınızın ucundan bile geçirmeyin!’ diye uyardı.
Buna rağmen “Türk düşmanı” diye hedef gösterdiler onu.
Yüce Rabbim, aklımı koru; Türk düşmanlığı ile canla başla mücadele ettiği halde “Türk düşmanı” diye hedef gösterdiler onu..
Ermeni diasporasını Türklerle didişmekten vazgeçmeye çağırdığı bir yazısını –inanamıyorum, gerçekten böyle bir yazısını– “Türk düşmanlığına” kanıt olarak göstererek hedef gösterdiler onu.
Şimdi kına yaksın provokatörler.
Hrant Dink’in yargılandığı mahkemede linç şovları yapan faşistler kına yaksın.
Hedef vuruldu.
Hrant Dink öldü.
***
İki yıl önce Doğu Konferansı heyeti olarak Ermenistan’a gitmiştik.
Erivan Üniversitesi’nde Ermeni aydınlarıyla bir toplantı yapmıştık..
Toplantı esnasında bir delikanlı ayağa kalkıp “1915′te öldürülen masum Ermenilerin anısına bir dakikalık saygı duruşu” çağrısında bulunmuştu
Hrant Dink öfkelenip “Ermeni, Türk, bütün masumlar için saygı duruşu!” demişti…
Ermeni, Türk; hepimiz onu saygıyla anmalıyız.
Ermeni, Türk; hepimizin başı sağolsun.
Yeni Şafak
Ocak 17th, 2007
Bazı Kürt arkadaşlarım, Kuzey Irak’taki bağımsızlık sürecine ve genel olarak Kürt ulusalcılığına niçin soğuk baktığımı soruyorlar.
Diyorum ki:
“Türkler, Kürtler ve Araplar olarak, gerçek bağımsızlığa kavuşmak için şovenizmi ve ulus devleti kategorik olarak reddedip, bölge çapında (başlangıç olarak hiç değilse Dicle-Fırat havzası çapında) İslam kardeşliğine ve müslim-gayri müslim bütün bölge insanlarının ortak çıkarlarına dayalı bir siyasi yapı kurmamız gerektiğine inanıyorum ben. Emperyalistlerin çizdiği Osmanlı sonrası Ortadoğu haritasının bölge halklarını ve devletlerini mütemadiyen birbirleriyle didişmeye ve birbirlerine karşı emperyalistlerle iş tutmaya icbar ederek ‘böl ve yönet’ siyasetine hizmet ettiğini göre göre, emperyalizme yeni mevziler kazandıracak ilave sınırların çizilmesini makul karşılayamam. Benim gönül verdiğim dava, kardeş halkları birbirinden ayıran ve birbirine düşüren sınırları kaldırma davasıdır. Siz de bu davaya gönül vermelisiniz. ABD ve İsrail’in himayesinde bölge devletlerinin muhalefetine rağmen kurulacak ‘bağımsız’ bir Kürdistan, bütün komşularından düşmanlık göreceği için, varlığını ancak ABD ve İsrail’in yardımlarıyla sürdürebilecektir. ABD ve İsrail’den daima yardım alabilmek için de onlara daima taviz vermek zorunda kalacak, emperyalist/siyonist emellere daima alet edilecektir. Bağımsızlığı lafta kalacaktır bağımsız Kürdistan’ın. ABD/İsrail uydusu devletlere bir yenisinin katılmasına sıcak bakmamı nasıl beklersiniz?”
Bunları söyleyip duruyorum, ama Kürt ulusalcılığını doğuran şartların yakın zamanda radikal bir şekilde değişeceğini gösteren bir perspektif sunamadığım için pek etkili olamıyorum tabii. Böyle bir perspektifin yokluğu kaçınılmaz olarak Kürt ulusalcılığını yükseltiyor ve ABD/İsrail güdümündeki bir “bağımsızlığın” bile çare olarak görülmesine yol açıyor.
* * *
AB’nin baskıları üzerine gönülsüzce verildiği aşikar olan bazı “kültürel haklar” ve yoksullukla mücadele, “Kürt Sorunu”nu çözmeye yeter mi? Yıllarca şovenist baskılara maruz kalan, terörle mücadele adına canları yakılan, kirli savaş pazarlarında alınıp satılan, provokasyonlarda/sabotajlarda hoyratça hayatları harcanan masum insanların iliklerine kadar işlemiş derin acılarını ve öfkelerini bunlarla dindirmek mümkün mü? Geçmişteki hatalar için af dilenip bu hataların geçmişte kalacağına dair güçlü bir teminat verilmeden hiçbir kültürel, sosyal ve ekonomik tedbirin hayrı görülemez. Devlet yeni bir günün başladığını inandırıcı bir şekilde müjdeleyecek ki eski defterler kapanabilsin.
Ovalarda fikirlerin çatışmasını dağlarda silahların konuşmasına tercih ettiğini söyleyen ve “Bu ülkede hiçbir ana gözyaşı dökmesin. Türkiye, hiçbir tarafında silahların konuşmadığı, sadece ve sadece fikrin, çalışmanın, gayretin, helal alın terinin ıslattığı topraklar üzerinde gelişen bereketli alanları arıyor” diyen DYP lideri Mehmet Ağar, ‘yeni bir gün’ müjdesi için güzel bir taslak sunmuştu. Özür kısmı maalesef eksik kalan bir taslak. “Kürt Sorunu”nun Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kalan adımlarla çözülemeyeceğine inandığım için, bu taslakta bir eksiklik daha gördüm: ‘Uluslararası boyut’ eksikliği. Ağar bunu geçenlerde “Benelux Modeli”yle telafi etti, ama nedense konuyu daha doğru dürüst açmadan kapattı. Danışmanlarından öğrendiğime göre bilhassa Kuzey Irak’la kaynaşmaya/bütünleşmeye ve bu sayede etnik tansiyonu düşürmeye yarayacağına kani olduğu için benimsediği “Ortadoğu ve Kafkasya’ya uyarlanmış Benelux (Belçika-Hollanda-Lüksemburg birlikteliği) Modeli”ni kamuoyunun dikkatine sunarak ‘yeni bir gün’ müjdesi taslağını geliştiren Ağar’ın, bu projede niçin ısrarlı olmadığını merak ediyorum.
Böyle projeler üzerinde zihin jimnastiği yapmaya çok ihtiyacımız var. Kürt ulusalcılığını doğuran şartların yakın zamanda radikal bir şekilde değişeceğini gösteren bir perspektif bulunmadığı için bu dalganın kaçınılmaz olarak yükseldiğini ve ABD-İsrail güdümündeki bir “bağımsızlığın” bile çare olarak görülmeye başladığını söylemiştim ya; ihtiyaç duyulan perspektifin oluşmasına yardım edecek her proje hoş gelip safa getirmeli. Kuzey Irak’taki Kürt devletinin garantörlüğünü üstlenmek (ve bu sayede hem Kürt düşmanı yaftasından kurtulmak hem de Kürt devletinin emperyalist bir fitne aracı olmasını önlemek) gibi radikal projeler dahil, birliğimize ve dirliğimize hizmet maksadıyla sunulan her projeye açık olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bilhassa devlet bu ‘genişliği’ göstermeli. Hatta, en radikal projeyi devlet sunmalı.
Yeni Şafak
Ocak 16th, 2007
Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner, statükocu yaklaşımlar yüzünden küreselleşme sürecinin doğru okunamadığını, Türkiye’nin kendisini olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip olmadığını, bulunduğumuz dönemde birçok ulus-devletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybedeceğini, ulus-devlet yapısına yönelen tehditlerin iyi algılanması gerektiğini, küresel meydan okumaların üstesinden ancak güçlü bir ekonomi + kusursuz bir dış politika + caydırıcı gücü yüksek bir orduyla gelinebileceğini söyledi.
Taner’in bu sözleri ulus devleti aşmamız gerektiğine mi işaret ediyor, yoksa ulus devlete her zamankinden daha büyük bir kararlılıkla sahip çıkmamız gerektiğine mi?
Bu konuda bir tartışma var.
Takip edebildiğim kadarıyla tartışmanın iki tarafı da mutlu yarınlarımızı Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut sınırları dahilinde arıyor.
Halbuki, canalıcı sorunlarımızın hiçbirine bu sınırlar dahilinde kalarak çözüm üretemeyiz.
Ara sıra sınır ötesi harekâtlar yaparak da çözüm üretemeyiz.
Emperyalistlerin manipülasyonlarından, sabotajlarından, provokasyonlarından, “böl ve yönet” siyasetlerinden emin olmak için komşularımızla birleşerek büyümeye mecburuz.
Ne var ki, Taner’in sözlerine istinaden ulus devleti aşmamız gerektiğini savunanlar böyle bir mecburiyetten söz etmiyorlar.
Türklerin yanı sıra Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların vs, vs, vs de yaşadığı Türkiye’yi ulus devlet olmaktan çıkarıp başka bir yapıya sokmaktan söz ediyorlar sadece.
Diyelim ki kültürel hakların önü sonuna kadar açıldı, hatta Türkiye Cumhuriyeti bir federasyona dönüştü ve Türkiye Kürtlerinin federe bir devleti oldu; “etnik sorun” çözülecek mi?
Türkiye Kürtlerinin Irak, İran ve Suriye Kürtleriyle siyasi bir etkileşimi olmayacak mı?
Kuzey Irak’taki bağımsız Kürdistan süreci bütün Kürtleri ve dolayısıyla bütün bölge devletlerini etkisi altına almayacak mı?
Ulus devlette ısrar etmenin manası olmadığı gibi, sınırları aşmadan ulus devleti aşmanın da manası yok; zira, ulus devlette ısrar “Herkesin ulus devleti varsa Kürtlerin de olacak!” tavrını beslemekten başka bir işe yaramazken, sınırları aşmadan ulus devleti aşmak da İslam dünyasının başına bela olan ulus devlet furyasına ivme kazandıracak yeni gelişmeleri tetiklemekten ve bölgedeki çatışma ortamını beslemekten başka bir işe yaramayacaktır. (Birinci Cihan Harbi’nden sonra Ortadoğu’ya yeni bir şekil veren emperyalistler, bölge ülkelerinin çaresizliğinden istifade ile Kürtlerin çoğunlukta olduğu toprakların tamamını kapsayan bir Kürt devleti kurdurmuş olsalardı, o devlet bugüne kadar kanıksanmış olabilirdi; ama bugün bu yönde bir gayret -veya gayret algılaması- emperyalistlerin Ortadoğu’daki manevra alanını genişletecek amansız düşmanlıklara yaldızlı davetiye mahiyeti taşıyacaktır. Bu konuyu yarınki yazımızda ele alacağız inşaallah.)
Mevcut sınırları biz çizmedik, Birinci Cihan Harbi’nde topraklarımızı işgal edip Osmanlı devletini parçalayan emperyalistler çizdi; onlara niçin ısrarla sahip çıkıyoruz?
Niçin zihinlerimizde bile aşamıyoruz bu sınırları?
Yüzyıllar boyunca birbirini boğazlamış olan Almanya ve Fransa, aralarındaki sınırı kaldırdı; biz, yüzyıllar boyunca barış ve huzur içinde beraber yaşamış olan Müslüman Ortadoğu halklarını birbirinden ayıran suni sınırları kaldırmayı niçin tahayyül dahî edemiyoruz?
Sinan Çetin’in “Propaganda” filminde bir köy pat diye ortadan ikiye bölünüyor; köyün bir tarafı Türkiye toprağı, öbür tarafı komşu ülke toprağı oluyor; akrabalarını ziyarete gitmekte olan yaşlı bir adam, köyün ortasında jandarma tarafından durduruluyor; jandarma ile yaşlı adam arasında şöyle bir diyalog geçiyor:
- Dur!
- Niye ki?
- Pasaport!
- Ne?
- Pasaport!
- Ben bilmem paşaport maşaport, çekil önümden!
Türkiye-Suriye, Türkiye-Irak, Irak-Suriye, Suriye-Ürdün, Suriye-Lübnan vs, vs, vs sınırları böyle saçma sapan sınırlardır ve bize yakışan da bu sınırlara “Ben bilmem paşaport maşaport!” diyen o yaşlı adam gibi isyan etmektir.
Öz kardeşlerin birbirinden ayrı kalmasını makul karşılıyor ve mevcut sınırları içimize sindiriyorsak, onlara yenilerinin eklenmesini de içimize sindireceğiz!
Yeni Şafak
Önceki Yazılar
Son Yorumlar