Aralık 2006 Arşivi

Tetikçinin Trajik Sonu

Add comment Aralık 30th, 2006

Saddam Hüseyin belasını Irak’ın başına saran 1963 ihtilalinde Amerika Birleşik Devletleri’nin parmağı vardı. Dönemin Baas Partisi Genel Sekreteri Ali Salih Saadi, “İktidara bir CIA treniyle geldik” diyordu. Mısır’da sürgünde bulunan Saddam Hüseyin, Irak’a bu trenle döndü. Döner dönmez gizli servisin başına geçti. Gizli servisin başına geçer geçmez, ‘Buyur Sam Amca, bir emrin var mı?’ diye sordu. Sam Amca, eline bir liste tutuşturup, ‘Bu listede isimleri bulunan komünistleri ortadan kaldırmanızı rica ediyoruz’ dedi. Saddam, binlerce Iraklı komünisti katlettirerek Sam Amca’dan kocaman bir aferin aldı. Fakat bu daha bir şey değildi. Asıl büyük aferinler için, Saddam’ın, Irak-Suriye birliğini engellemesi ve İran İslam Devrimi’ne savaş açması gerekiyordu.

Yıl 1979. İmam Humeyni, CIA ajanı Şah Rıza Pehlevi’yi devirip İran’ın başına geçiyor. Öte yandan, Irak Devlet Başkanı General Hasan el-Bakır, Suriye ile birleşme yolunda çok önemli adımlar atıyor. Ortadoğu’daki varlığı yerli işbirlikçilere ve kardeş ülkeler arasındaki husumetlere dayanan ABD’nin paçaları tutuşuyor. Şu tesadüfe (!) bakın ki, tam o esnada General Hasan el-Bakır istifa ediyor ve Irak Devlet Başkanlığına Saddam Hüseyin geliyor. İlk iş olarak Suriye ile birleşme yanlısı Baas kadrolarını katliamdan geçiren Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, ikinci iş olarak da İran’a saldırıyor. Tabii ki ABD’den aldığı silahlarla!

Sekiz yıl süren Irak-İran savaşı, bir milyon insanın hayatına maloldu; katliam üstüne katliam yaptıran, insanlığa karşı suç üstüne suç işleyen Saddam Hüseyin, ABD’den sekiz yıl boyunca aferin üstüne aferin aldı. Öyle muteberdi ki ABD nezdinde, Halepçe’ye kimyasal silahlarla saldırı emri verip, kahir ekseriyeti kadın ve çocuk olmak üzere beş bin masum Kürt’ü dünyanın güzleri önünde katlettirmesi bile hoş karşılandı. Fakat, ABD’nin engin hoşgörüsüne sığınarak Kuveyt’i Irak topraklarına katmaya kalktığında iş değişti tabii.

Atalarımızın güzel bir sözü var: “At emanet, namus emanet.” ABD’ye borçlu olduğu gücü onun menfaatlerine karşı kullanabileceğini zanneden Saddam Hüseyin’in yanlış hesabı, 1991′deki Bağdat bombardımanından döndü. Bu, sonun başlangıcıydı. Sırtını ABD’ye dayayarak millete horozluk taslayan ve kendisi de horoz olduğuna inanmaya başlayan Saddam Hüseyin, birdenbire, basit bir tavuk olduğu gerçeğine uyandı ve bütün tüylerinin yolunduğunu dehşetle fark etti. Gerisi ambargo, işgal, mahkeme propagandası ve idam sehpası…

Trajikomik ama gerçek: Sam Amca, siyasi rakiplerini katliam yoluyla etkisiz hale getirmeyi öğrettiği ve katliam üstüne katliam yapmaya azmettirdiği Saddam Hüseyin’i şimdi “insanlığa karşı suç” işlediği gerekçesiyle ipe çektiriyor. Hem de, dava konusu olan 1982 katliamında sorumluluğu bulunduğu halde!

Irak-İran savaşı sırasında ayaklanan Iraklı Şiilerin liderlerini öldürmek, Saddam Hüseyin vasıtasıyla yürüttüğü savaşı ne pahasına olursa olsun kazanmak isteyen ve bu yoldaki bütün engelleri aşması için Saddam Hüseyin’e tam destek veren ABD’nin siyasetine uygun değil miydi? Dahası, o siyasetin bir parçası değil miydi?

***

Saddam Hüseyin bir kere değil bin kere idam edilmeyi hak etti, ama bu işi ABD’nin yapması / yaptırması yenir-yutulur şey değil.

Düşünsenize: Bir mafya babası elemanlarından birine katliam yaptırıyor, sonra da diyor ki: “Bu şerefsiz, insanlığa karşı suç işledi. Öldürün!”

Saddam Hüseyin’i tetikçi olarak tepe tepe kullanan ABD’nin şimdi onu darağacına göndermesi işte böyle bir şey.

Yeni Şafak

Türkiye, Somali’nin geleneksel hâmisidir

Add comment Aralık 27th, 2006

İki yıl önce sevgili dostum Ebubekir Kurban’la birlikte İHH adına “Afrika’nın Boynuzu”ndaki Somali’ye gittim.

Somali dünyanın öbür ucunda, ama kesinlikle yabancı ülke değil. Hiç Osmanlı hakimiyetine girmediği halde bu ülkenin insanları Osmanlı’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi kendi ülkeleri gibi görüyorlar. Kız çocuklarına en çok verilen üç isimden biri İstanbul (diğerleri Mekke ve Medine). Mogadişu Üniversitesi’nin rektörü, oğluna Muhammed Fatih ismini vermiş. Fatih Sultan Mehmet burada milli kahraman. Diğer Osmanlı sultanları, bilhassa Abdülhamit Han da öyle. Bazı camilerde bugün hâlâ Abdülhamit Han adına hutbe okunuyor.

1530′larda Etiyopya ve Portekiz’in saldırısına uğrayan Somali, Osmanlı devletinin yardımıyla saldırıları geri püskürtmüş ve Etiyopya’yı fethedecek kadar güçlenmişti. İngilizlerin “Çılgın Molla” diye andığı Seyyid Hasan’ın 1890′larda sömürgeciliğe karşı verdiği destansı mücadelenin arkasında da Osmanlı devleti (Abdülhamit Han) vardı. Somali halkı bunları unutmadı. Osmanlı devletinin aziz hatırasını yüreğinde yaşatıyor. Bugünkü Türkiye’ye de muhabbetle bakıyor. Muhabbetle ve umutla.

Islah Hareketi lideri İbrahim Şeyh Muhammed’e, “Türkiye’ye bir mesajınız var mı?” diye sorduk. Dedi ki: “Türkler, dünyayı 400 yıl boyunca adaletle yönettiler. Sadece İslam dünyasını değil, bütün dünyayı kast ediyorum. Çünkü Osmanlı Devleti’nin gücü dünyayı dengede tutuyor ve zulmün kontrolden çıkmasını önlüyordu. Biz hepimiz Osmanlı devrini özlüyoruz. Türkler yeniden liderliğe soyunmalı, Ortadoğu ve Afrika’da yeniden etkinlik kazanmalı. Tabii ki çağ değişmiştir; ama yeni metotlarla eski konumunuza dönmeniz mümkündür. Ekonomik ve sosyal projelerle bu topraklara gelmenizi bekliyoruz. Gelin, burada ticaret yapın, hastaneler ve okullar açın, Somali’yi yeniden inşa gayretimize destek verin…”

1991′de başlayan iç savaşın harabeye döndürdüğü Somali, Islah Hareketi ve İslam Mahkemeleri Birliği tarafından yeniden inşa edilirken, ABD-Etiyopya ikilisinin sabotajına uğradı. Bu ikilinin desteklediği yerli milis grupları, Somali’yi esenliğe kavuşturmak için çırpınan salihler kadrosuna savaş açtılar. Salihler kadrosu, emperyalizmin hizmetindeki milis gruplarıyla baş edebilecek güçte olduğunu ortaya koyunca da, Etiyopya savaşa bizzat girdi ve Somali’nin başkenti Mogadişu’yu bombalamaya başladı.

Somali’nin geleneksel hâmisi Türkiye buna seyirci kalamaz!

Hükümet derhal devreye girip Somalili kardeşlerimize ve onların meşru hükümeti konumundaki İslam Mahkemeleri Birliği’ne sahip çıkmalı! Her şeyden önce, “Yabancı ülkelerin Somali üzerinde tahakküm kurmaya çalışmaları ve bu ülkeye saldırmaları asla kabul edilemez” diye gürlemeli! TİKA vasıtasıyla büyük yardımlarda bulunduğu, hatta büyükelçilik açması için Ankara’da bir bina tahsis ettiği Etiyopya hükümeti üzerindeki nüfuzunu kullanarak, ayrıca İslam Konferansı Teşkilatı, Arap Birliği ve Afrika Birliği nezdinde girişimlerde bulunarak, Somali’deki krizin adil bir şekilde çözülmesi yolunda canla başla çalışmalı!

Dışişleri Bakanlığı’nın 2005 yılında ilan ettiği “Afrika Yılı” bir balon değil idiyse, hükümet Afrika’da etkin olmayı gerçekten stratejik bir hedef olarak önüne koyduysa, bu yönde bir hükümet iradesi gerçekten varsa, Doğu Afrika’daki doğal müttefikimiz olan Somali’nin feryatlarına hükümetin kayıtsız kalması düşünülemez.

Başbakan Erdoğan’ın önümüzdeki ay düzenlenecek olan Afrika Birliği zirvesine katılacağını duyduk. İsabet olur. Orada Türkiye ile beraber Somali’yi de temsil etmesini diliyoruz.

Yeni Şafak

Somali

Add comment Aralık 26th, 2006

1991′de diktatör Siyad Barre devrildi ve Somali’nin başına Ali Mehdi Muhammed geçti.

Etiyopya’da sürgünde bulunan General Farah Aidid’in buna itirazı vardı.

Somali’ye dönüp Etiyopya ordusundan aldığı silahlarla ihtilal teşebbüsünde bulundu.

İç savaş çıktı.

Sayısız aşiretin sayısız milis grubu birbirine girdi.

Yüzbinlerce insan öldü, bütün altyapı çöktü, ülke fiilen parçalandı.

Ali Mehdi Muhammed istifa etti, yerine kimse gelmedi.

Somali devleti yok oldu.

Başkent Mogadişu’nun her mahallesinde ayrı bir aşiret hüküm sürmeye başladı.

Aşiretlerin milis güçleri savaş ağalarının menfaatlerinden başka bir şeye hizmet etmedi.

Halk aç kaldı, ilaçsız kaldı.

Çocuklar ve gençler okulsuz kaldı.

İbrahim Şeyh Muhammed, Şuayb Abdullatif Şeyh Beşir gibi pırıl pırıl Müslümanlar bu durumdan vazife çıkarıp Islah Hareketi’ni başlattı.

Bu hareket, Türkiye’den İHH’nın da yardımıyla yüzbinlerce insanın bakımını üstlendi, hastaneler ve okullar açtı.

Fakat, doldurulması gereken çok önemli bir boşluk daha vardı: Asayiş.

Devletsiz kalan Mogadişu, dünyanın en emniyetsiz başkentiydi.

Cinayetler, fidye için adam kaçırmalar, gasplar, soygunlar gırla gidiyordu.

Bu konuda acilen bir şeyler yapmak gerekiyordu.

Islah Hareketi’nin de katkılarıyla şehrin dört bir yanında mahkemeler kuruldu.

Bu mahkemeler, İslam Mahkemeleri Birliği çatısı altında toplandı.

Yurt içinden ve yurt dışından işadamlarının finanse ettiği İslam Mahkemeleri Birliği, silahlı birimler oluşturarak suçluların üstüne kararlılıkla gitti.

Başkent büyük ölçüde huzura kavuştu.

Halk “Allah bunlardan razı olsun, keşke ellerindeki silahlı gücü savaş ağalarının işini bitirip bizi doğru dürüst bir devlete kavuşturmak için de kullansalar” demeye başladı.

Savaş ağalarının paçaları tutuştu.

Kenya’da toplanıp, ABD ve Etiyopya’nın himayesinde bir “hükümet” kurdular.

Ülkelerindeki iç savaşı Etiyopya’nın çıkardığını çok iyi bilen Mogadişu ahalisi, düşmanla işbirliği halindeki bu sözde hükümeti hoş

karşılamadı.

Devlet hasretiyle yanıp tutuştukları için onu her şeye rağmen sineye çekebilirlerdi; fakat ABD’nin isteği üzerine İslam Mahkemeleri Birliği’ne tavır koyan sözde hükümet, potansiyel halk desteğini baştan kaybetti.

Ne gam!

Zaten halka değil (Hakk’a hiç değil), ABD ve Etiyopya’ya güveniyordu bu “hükümet”.

Düşmandan aldığı ağır silahlarla İslam Mahkemeleri Birliği’ne savaş açtı… ve çuvalladı!

Halkın iradesini ve sağduyusunu temsil eden İslam Mahkemeleri Birliği, başkentin tamamında kontrolü ele geçirdi.

Mogadişu, 1991′den beri ilk defa ‘merkezi bir otorite’ye kavuştu.

Bu yenilgiyi içine sindiremeyen Etiyopya, şimdi, piyonlarına yaptıramadığı işi bizzat yapmaya çalışıyor.

Etiyopya ordusunun bir süredir Somali topraklarında ‘bizzat’ savaştığını biliyoruz.

Dün de Mogadişu Havaalanı Etiyopya savaş uçakları tarafından bombalandı.

Acil ve etkili bir müdahale olmazsa iş çığırından çıkabilir, Etiyopya Hava Kuvvetleri Mogadişu ahalisinin tepesine bomba yağdırabilir.

Mogadişu’ya, Somali’ye, dolayısıyla Somali’nin esenliği için çalışan İslam Mahkemeleri Birliği’ne sahip çıkılmalı ve ilk sahip çıkan da Türkiye olmalı.

Türkiye’nin tarihi misyonu bunu gerektiriyor.

“Ne tarihi misyonu? Türkiye’nin Somali’yle ne alakası var? Türkiye nerede, Somali nerede?” diye itiraz edecek olursanız…

Yarın bu köşede kozlarımızı paylaşalım!

Yeni Şafak

İHH Destanı

Add comment Aralık 25th, 2006

Dört yanı düşmanla çevrili mazlum bir halka nasıl yardım ulaştırılır? Kuşatma altındaki bir şehre nasıl girilir?

Keskin nişancıların menzilindeki yollardan nasıl geçilir?

Bombardıman altında nasıl yardım dağıtılır?

Hiçbir fikirleri yoktu.

Rahman ve Rahim Allah’a sığınıp yola koyuldular

Allah’ın rahmeti ve bereketiyle yol aldılar

Sırp ordusunun, Hırvat ordusunun, onlarla işbirliği yapan Batılı askerlerin kurduğu barikatları bir bir aştılar ve halkımızın yardımlarını Bosna Müslümanlarına ulaştırdılar.

Acemilikleri oldu, zaman zaman sendelediler ve hatta düştüler, ama sonunda öğrendiler bu işi; en olumsuz şartlar altında, en büyük kargaşaların orta yerinde teşkilatlanmanın kitabını yazacak kadar iyi öğrendiler.

Bosna’da kazandıkları tecrübeyle Çeçenistan’ın yardımına koştular.

Çeçenistan’da tecrübelerine tecrübe kattılar.

Katlanmış tecrübeleriyle Kosova cephelerinin altından girip üstünden çıktılar.

Allah’ın inayetiyle gidemeyecekleri, teşkilatlanamayacakları, yardım ulaştıramayacakları bir yerin olmadığına kanaat getirdiler.

“Ey rüzgâr! Artık ne yandan esersen es, her yer bizimdir!” demeye başladılar.

Arakan’ın “Geçilmez Yağmur Ormanları”nı geçtiler, Keşmir Dağlarının ulaşılmaz zirvelerine tırmandılar, Sahra Çölü’nü baştan başa katettiler…

Büyük coğrafyamızın neresinde bir felaket (savaş, deprem, tsunami, kıtlık, misyonerlik) varsa, Hududullah’tan başka sınır tanımayan İHH elemanları orada.

İHH, felaket bölgelerine şöyle bir uğrayıp geçmiyor; gittiği yerde kalıcı oluyor.

Savaşı geride bırakan Bosna ve Kosova’da şimdi Müslüman halkların kazandığı mevzileri güçlendirmeye matuf sosyal ve kültürel projeleri destekliyor.

Çeçenlerin bitmeyen çilelerini bitmeyen bir enerjiyle paylaşmaya devam ediyor.

Açe’de, Pakistan’da hastaneler kuruyor, okullar açıyor, tsunami ve deprem mağduru yetimlerin bakımını üstleniyor.

Filistin’e uygulanan uluslararası ambargoyu mütemadiyen deliyor, Lübnan ve Ürdün’deki Filistinli mültecilerin hayat şartlarını düzeltmek için proje üstüne proje üretiyor.

Afrika’nın doğusunda, batısında, güneyinde ve kuzeyinde acil gıda yardım programlarının yanı sıra uzun vadeli eğitim ve sağlık programları uyguluyor, susuz bölgelerde kuyular açıyor, ayrıca neo-kolonyalizmin (yeni sömürgeciliğin) hizmetindeki misyonerliğe karşı mücadele ediyor, tebliğ ve irşad faaliyetlerini destekliyor, gayri Müslim kabilelerin İslam’la tanışmalarına ve şereflenmelerine vesile oluyor.

Bolivya Müslümanlarına kadar uzanıyor İHH’nın yardım eli.

Nereden nereye…

1992 yılında, kuşatma altındaki Saraybosna’ya yardım ulaştırılması bize masal gibi geliyordu.

Bugün ise, İsrail işgali altındaki Filistin topraklarına yardım ulaştırılmasını tabii karşılıyoruz.

İHH’nın Balkanlar’dan Afrika’ya, Asya’dan Güney Amerika’ya kadar onlarca ülkede teşkilatlanıp kök salmasını da tabii karşılıyoruz.

Önümüzdeki bayramda dünyanın 100 ayrı noktasında kurban kesip 500 bin Müslüman aileye yardım dağıtmaya hazırlanan İHH’nın bu muhteşem kampanyasını bile tabii karşılıyoruz.

Tabii karşılıyoruz; çünkü İHH ufkumuzu o kadar genişletti ki, ufkumuzun almayacağı bir şey yok artık.

‘Bizden adam olmaz’, ‘bizim kendimize bile faydamız yok’ diyen ezik bir toplum haline gelmişken, İHH sayesinde aşağılık kompleksinden kurtulduk ve bütün İslam dünyasında esenlik rüzgârları estirmeye yeniden azmettik.

15 yılda aldığımız yol gerçekten müthiş.

Uluslararası insani yardım sahasında Türkiye’miz, İHH’dan sonra kurulan Deniz Feneri, Kimse Yok Mu, Cansuyu gibi teşkilatların ve küllerinden dirilen Kızılay’ın da muazzam gayretleriyle bir ’süper güç’ haline geldi.

Bu şerefte emeği olan herkesten Allah razı olsun.

Allahu ekber ve lillahi’l hamd.

Yeni Şafak

Sille-i Millet

Add comment Aralık 23rd, 2006

CHP lideri Baykal, savaş sırasında Bosna’ya gidip Müslüman hanımlara başörtüsü dağıtmıştı.

Biz bunu bir değişim sinyali olarak görmüştük.

Baykal’ın, mütedeyyin kamuoyuna “artık sizinle didişmeyeceğiz” gibi bir mesaj vermeye çalıştığını sanmıştık.

Ne var ki Baykal, sağduyuyu Bosna’da bıraktı; Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra, mütedeyyin kamuoyuyla didişmeye kaldığı yerden devam etti.

1999 seçimlerinde partisi sandığa gömülüp meclis dışında kalınca da kara kara düşünmeye başladı.

Milletle barışmanın bir yolunu bulmalıydı.

Şeyh Edebali’den el almaya karar verdi.

Tasavvuftaki hikmetin peşine düştü / düşer gibi yaptı.

Hoşgörünün gereğine işaret etti.

İmam-Hatip gençliğiyle diskotek gençliğini barıştıracağını söyledi.

“Anadolu Solu”ndan, Anadolu’nun hamuruyla barışık bir CHP’den dem vurdu.

Ne var ki, milletin sinesinde siyaset yapmak CHP’ye göre bir iş değildi.

CHP kadroları bunu bir türlü içlerine sindiremediler.

Milletle hemhal olmayı kendilerine bir türlü yakıştıramadılar.

Şeyh Edebali’yle kısa bir süre oyalandıktan sonra asıllarına rücû ettiler.

Asıllarına rücûyu o kadar ileri götürdüler ki, CHP’nin ağır topuzlarından Ali Topuz “İslam kültürü asla bizim öz kültürümüz olamaz” diyebildi, bir CHP broşüründe Kur’an okuyan çocuk fotoğrafı zifirikaranlığın resmi gibi takdim edilebildi…

DSP’nin yerle bir olması sayesinde 2002 seçimlerinde meclise geri dönebilen, fakat “merkez sol”un bir zamanlar yüzde 30′ları bulan oyunun üçte ikisini bile elde edemeyen CHP, milletin sahici dertleriyle dertlenerek mecliste esaslı bir muhalefet sergilemesi ve hızla irtifa kaybeden “merkez sol”a hızla irtifa kazandırması gerekirken, dört yıl boyunca Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan başka kayda değer bir ‘iş’ yapmadı.

Şimdi sen tut, bu CHP’yi Sine-i Millet’e dönmeye çağır!

Millet sinesini açmış CHP’yi beliyor sanki!

* * *
1999 seçimlerinde DSP “inançlara saygılı laiklik” söyleminin de etkisiyle oylarını yüzde 22,17’sini almış, inançlara saygısız laikliğin kalesi CHP ise yüzde 8,72′de kalmıştı; iki partinin oyları toplam yüzde 31 civarındaydı.

2002 seçimlerinde “inançlara saygılı laiklik” söyleminde samimi olmadığı anlaşılan DSP oyların ancak yüzde 1,22’sini alabildi, CHP ise “merkez sol”un ‘tek adresi’ haline gelmesine rağmen yüzde 19,39′la yetinmek zorunda kaldı; ikisinin oyları toplam yüzde 31 civarından yüzde 21 civarına düştü.

Anlaşılan o ki, bu muazzam irtifa kaybı bazı çevrelere yetmiyor.

CHP’yi cumhurbaşkanlığı makamına mütedeyyin bir zâtın oturmasına muhalefet adına Sine-i Millet’e dönmeye çağıranlar, bu partinin yere çakılmasını istiyor olmalılar!

Milletle münasebeti milletle didişmekten ibaret olan CHP, Sine-i Millet’e hangi yüzle dönecekmiş?

Dönsün de görsün Sille-i Millet’i!

NOT: ABD Elçisi Wilson, Ankara büromuzu ziyaret etti. Ziyaret esnasındaki bir tartışmaya değinmeden geçemeyeceğim. ABD’nin İslam dünyasındaki imaj düzeltme faaliyetlerinin hiçbir işe yaramayacağını, imajının düzelmesi için siyasetinin düzelmesi gerektiğini, fakat Gazze ve Batı Şeria’de kırk yıldır devam eden İsrail işgaline desteğini başından beri sürdüren ve bundan sonra da sürdürmeye kararlı görünen ABD’nin bu konuda ümit vermediğini söylediğimde, Wilson, 2000 yılındaki Clinton-Arafat-Barak buluşmasında bağımsız Filistin devletinin eşiğine gelindiğini, fakat Arafat’ın bu fırsatı geri teptiğini ileri sürdü. Türk basınındaki Amerikancı yazarların da ileri sürdüğü bu iddiayı belki bir yerde okumuşsunuzdur da kafanız karışmıştır diye yazıyorum; işin aslı şu: Arafat’a teklif edilen; Gazze ve Batı Şeria’nın yüzde 13′ünden vazgeçecek, Kudüs’ün bir dış mahallesiyle yetinecek, 4,5 milyon Filistinli mültecinin ancak binde ikisinin geri dönebilmesine razı olacak ve hava sahasını / sınırlarını / su kaynaklarını İsrail’in kontrolüne verecek bir ’sözde bağımsız devlet’ti!

Yeni Şafak

Madem öyle, Sezer istifa etsin!

Add comment Aralık 20th, 2006

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre; - Bir Meclis’in beş yıl süreyle görev yapması, o Meclis’te çoğunluğu teşkil eden grubun yeni bir seçim halinde milletvekili sayısını aynen muhafaza edecek durumda olmasına, bu durumun beş yıl boyunca değişmemesine, değişmediğinin kamuoyu araştırmalarıyla sabit görülmesine bağlıdır.

- Kamuoyu araştırma kuruluşları yeni bir seçim halinde durumun değişebileceğini ve ilgili grubun milletvekili sayısında azalma olabileceğini tespit ettiği takdirde, beş yıllık sürenin dolması beklenmeden seçime gidilir.

* * *
Efendim?

Anayasa’da yok mu öyle bir şey?

Düpedüz saçmalıyor muyum?

Öyleyse “Yeni cumhurbaşkanını bu Meclis seçemez” diyenler de düpedüz saçmalıyor.

* * *
Mevcut Meclis aritmetiği 2002 yılının şartlarında oluşmuş; o şartlar artık değiştiğine göre Meclis’in de değişmesi gerekirmiş!

Oldu olacak, anketlerin “şimdi seçim olsa Meclis aritmetiği değişir” sonucunu her ortaya koyuşunda seçime gidelim; her seneyse her sene, her aysa her ay!

Radikal demokrasi!

Hatta, militan demokrasi!

* * *
Bir hükümet, bir Meclis erken seçim kararı almaya çağrılabilir.

Bunda bir tuhaflık yok.

Tuhaflık, bugün erken seçim isteyen “ulusalcı” çevrelerin argümanlarında.

“Ak Parti ekonomiyi düzeltemedi, yeni bir hükümet şöyle şöyle yaparak düzeltebilir” demiyorlar, diyemiyorlar, çünkü ekonomi hakkında bildikleri tek şey “yeşil sermaye”nin ‘tu kaka’ olduğu!

“Ak Parti iç barışı sağlayamadı, yeni bir hükümet şöyle şöyle yaparak iç barışı sağlayabilir” demiyorlar, diyemiyorlar, çünkü şovenist/jakoben/dogmatik kafaları uzlaşmanın u’sunu bile almıyor!

“Ak Parti’nin dış politikası yanlış, yeni bir hükümet şöyle şöyle yaparak Türkiye’nin uluslararası saygınlığını arttırabilir” demiyorlar, diyemiyorlar, çünkü başlarını Edirne ile Kars arasında kuma soktukları için dünyayı tanımıyorlar!

“Çankaya’da başörtüsü görmek istemiyoruz” ve “2002 şartları değiştiğine göre Meclis de değişmeli”den başka söyleyecek lafları yok.

Memlekete ve dünyaya bütün mesajları bundan ibaret.

Yine de, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, hiç arlanmadan “Ey vatan! Gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz!” edebiyatı yapabiliyor ve “yükselen irtica”ya karşı “ulusal birlik” hareketleri filan başlatabiliyorlar.

Sevsinler!

Hükümet muhalifi Kamu-Sen, 28 Şubat’vari bir inisiyatif teşebbüsü olan “Ulusal Birlik Hareketi”ne katılınca, bu sendikanın binlerce üyesi hükümete yakınlığı ile bilinen Memur-Sen’e geçti; vakitlice tornistan edip mezkûr teşebbüse sırtını dönmeseydi, bugün Kamu-Sen’in yerinde yeller esebilirdi.

Millet fellik fellik kaçıyor bu kokmuş 28 Şubat ayaklarından.

Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye!

* * *
Maşeri vicdan soruyor:

Sezer’in Cumhurbaşkanlığı’nın ilk iki yılında başörtülü hanımlar da Çankaya Köşkü’nde ağırlanıyordu; ne oldu, kıyamet mi koptu?

Bir sorusu daha var maşeri vicdanın:

“2002 yılının şartlarını yansıtan Meclis eskidi, derhal yenilenmeli” diyerek genel seçimlerin erkene alınmasını talep edenler niye Sezer’i cumhurbaşkanlığına taşıyan şartların daha da eskimiş olmasına istinaden “cumhurbaşkanı seçimi erkene alınsın” demiyorlar?

Evet; madem öyle, Sezer istifa etsin!

Yeni Şafak

Ekstremist Bush yönetimi, İsrail işgali ve “medeniyetler ittifakı”

Add comment Aralık 19th, 2006

Başbakan Erdoğan, “Medeniyetler İttifakı”yla ilgili temaslarda bulunmak üzere ABD’ye gitti. Keşke orada Başkan Bush’un dünyayı bir an evvel “kıyamet”e sürüklemek için çırpınan sapık mürşitlerine bir çift laf etse.

Müslümanların kökünü kazımaya ahdettiklerini gizlemeyen Franklin Graham, Jerry Falwell, Jimmy Swaggart, Benny Hinn ve benzeri Evangelist liderlerden söz ediyorum. Malum; Başkan Bush’un ilan ettiği “Yeni Haçlı Seferi”nin arkasında bu zevat var.

Bush’un ABD Başkanı olduğu gün Beyaz Saray’da düzenlenen dini merasimi yöneten Graham, Kasım 2001′de NBC televizyonunda aynen şöyle dedi: “İslam’ın tanrısı bizim tanrımızla aynı değil. O, Hıristiyan veya Yahudi-Hıristiyan itikadındaki tanrının oğlu değil. Başka bir tanrı ve ben onun (İslam’ın) çok şerli, şeytani bir din olduğunu düşünüyorun. Öyle harika, barışçı bir din olduğuna inanmıyorum. Kur’an’ı ve Kur’an surelerini okuduğunuzda, Müslüman olmayanların öldürülmesinin istendiğini görürsünüz… O binalara (ikiz kulelere) uçakla dalanlar Methodist değildi, Lutheryen değildi. İslam inancına sahip kimselerin bu ülkeye bir saldırısıydı bu.”

ABD’nin en popüler Protestan lideri olan Graham’in bu gibi hezeyanlarını Falwell, Swaggart ve Hinn’in hezeyanları takip etti. Falwell, 6 Ekim 2002′de CBS televizyonundaki ünlü ‘60 Dakika’ programında Peygamber Efendimiz’e (SAV) “terörist” diyerek hakaret etti. Swaggart, 10 Kasım 2002′deki televizyon vaazında Efendimiz’i tahkir ve tezyif mahiyetinde iğrenç sözler sarf ettikten sonra, Amerika’daki Müslümanlara “Tek kelime ederseniz gidersiniz!” şeklinde bir ültimatom verilmesi gerekriğini söyledi. Hinn, Dallas’ta yaptığı bir konuşmada “Biz Tanrı’nın safındayız. Bu Yahudilerle Araplar arasında bir savaş değil, Tanrı ile şeytan arasında bir savaş” dedi. Dallas’ın önde gelen rahiplerinden bir grup, “Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki çizgi”nin “Tanrı ve şeytanı ayıran çizgi” olduğunu ilan ederek (!) Hinn’e destek verdi…

ABD bugün böyle bir anlayışla idare ediliyor, herkes de bunu biliyor, fakat kimsenin sesi çıkmıyor; kıyamet savaşçılığına soyunan ekstremist Bush yönetimi, sırf herkesten kuvvetli diye, bütün dünyada muteber sayılıyor. Öte yandan Filistin’deki HAMAS yönetimi İsrail’i resmen tanımayı reddettiği için boykot ediliyor, Filistin halkı HAMAS’ı seçtiği için ambargoya maruz kalıyor ve İsrail savaş makinesine ezim ezim ezdiriliyor. Neye rağmen? HAMAS’ın ‘ateşkese hazırız, onlar bizi öldürmesinler biz de onları öldürmeyelim’ diye bas bas bağırmasına rağmen.

Erdoğan, bu yaman çelişkiye ABD yönetimi ile bütün köprüleri atmak pahasına dikkat çekebilecek kadar güçlü bir pozisyonda bulunmuyor, ama şuna dikkat çekmesinde bir sakınca olmasa gerek: HAMAS, işgalin bir sonucudur ve sebebi konuşmadan sonucu konuşmak abestir. İsrail orduları Batı Şeria ve Gazze’yi işgal ettiğinde (1967) ve “Kudüs ikiye bölünmüştür; doğusu Arapların, batısı İsrail’indir. Bu statü değiştirilemez” diyen BM kararlarına rağmen “Bölünmez Kudüs”ü “İsrail devletinin ebedi başkenti” ilan ettiğinde (1980) daha HAMAS’ın H’si bile yoktu ortada. 40 yıldır süren işgali, Filistinlilere ait toprakların uluslararası hukuka aykırı olarak Yahudi göçmenlere açılmasını, Filistin şehirlerinin gelişigüzel bombalanmasını, çoluğun-çocuğun mütemadiyen katliamdan geçirilmesini asla boykot/ambargo sebebi saymayan uluslararası topluluk, bu mezalime bir tepki olarak doğan HAMAS’ı nasıl boykot edebilir, Filistin’e nasıl ambargo uygulayabilir?

Erdoğan bu soruyu bütün Batı liderlerine yüksek sesle sormalı ve boykotun/ambargonun derhal kaldırılmasını, işgalin de bir an evvel sona erdirilmesini talep etmelidir. Gerçekçi olalım; medeniyetlerin buluşma noktası olan Filistin kan ağlarken “medeniyetler ittifakı” yolunda zerre kadar mesafe alınamaz!

Yeni Şafak

Artık Amerikancılar marjinal!

Add comment Aralık 18th, 2006

28 Şubat darbesinden sonra, Necaşi’nin Habeşistan’ı gibi görülen Batı’ya doğru zihinsel bir hicret başlamıştı. Anti-emperyalist söylemlerin eskidiğini, “evrensel değerler”e kavuşmak için ABD’ye sımsıkı sarılmamız gerektiğini ileri süren kanaat önderleri baş tacı ediliyor, benim gibi adamlara dinozor muamelesi yapılıyordu. Ne zaman ABD emperyalizminden bahsetmeye kalksak, azarlanıyorduk: “Siz hâlâ orada mısınız? Marjinalsiniz, marjinal!”

Gerçekten de marjinaldik. Marjinallikten kurtulabilmemiz için ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi gerekiyordu!

Mezar-ı Şerif, Guantanamo, Ebu Ğureyb, Felluce vs’deki ABD mezalimi hemen hemen herkesin aklını başına getirdi. Türkiye’de artık ABD aleyhtarları değil ABD taraftarları marjinal. Geçen sene yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre halkımızın yüzde 80′i ABD aleyhtarı. Al Mısır ve Suudi Arabistan’dan da o kadar! Arap Amerikan Enstitüsü’nün kamuoyu yoklamalarına göre bu iki ülkede ABD aleyhtarlarının oranı üç senedir yüzde 80′i geçiyor. Aynı kuruluş, Fas’ta ABD aleyhtarlarının geçen sene yüzde 60′larda seyrederken bu sene yüzde 87′yi bulduğunu, Ürdün’de ise yüzde 60′lardan yüzde 90′a çıktığını tespit etmiş.

İran, Endonezya, Sudan… İstedikleri Müslüman kamuoyunu yoklasınlar, yukarıdakine benzer sonuçlar alacaklardır. ABD, İslam dünyasında sevilmiyor ve istenmiyor. ABD yaltakçıları da sevilmiyor ve istenmiyor. Çünkü, Roger Garaudy’nin Amerikan Efsanesi adlı kitabında dediği gibi: “İnsani veya ilahi her türlü gayeden yoksunluk, bugün dünyaya egemen olan Amerikancılığın en göze batan niteliğidir.”

Özgürlük, demokrasi, insan hakları? En amansız diktatörlüklerden mustarip Müslüman halklar bile ABD’nin bu vaadlerine metelik vermiyor artık. Özgürlük ve Guantanamo, demokrasi ve Ebu Ğureyb, insan hakları ve işkence uçakları; bunları ancak iflah olmaz bir Amerikancı azınlık yan yana getirebiliyor. O azınlık, kültürel/entelektüel destek fonları kisvesi altında neo-kolonyalist altyapı çalışmaları yapan ABD’li milyarder George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nü “gelişmekte olan ülkeler” için bir rahmet gibi göstermekten de geri durmuyor. Demokrasi kültürünü yayıyormuş bu enstitü, bizim gibi kapalı toplumları ve kapalı ekonomileri dünyaya açıyormuş, bunun nesi kötüymüş?

Biz susalım, Noam Chomsky konuşsun. Chomsky’ye göre ABD’nin demokrasi ve açık toplum ideallerini bütün dünya ile paylaşma iddiasıyla uyguladığı küresel siyaset, sömürgeciliğin çağdaş versiyonundan başka bir şey değil: “ABD’nin dış politikası, içinde Amerikan şirketlerinin gelişip büyüyebilecekleri milletlerarası bir düzen kurmak ve devam ettirmek için tasarlanmıştır. Bu, bir ‘açık toplumlar’ dünyası olacaktır. Açık toplumlar demek, verimli yatırımlara açık, ihracat pazarının yayılmasına ve sermaye transferlerine, ayrıca insani ve maddi kaynakların Amerikan şirketleri ve onların yerel şubeleri tarafından sömürülmesine elverişli olan toplumlar demektir. Terimin gerçek anlamıyla ‘açık toplumlar’, ABD’nin ekonomik nüfuzuna ve siyasi kontrolüne açık toplumlardır.” (Garaudy’nin kitabından)

Soros’çular bizi kafalamak için diyorlar ki: “Bakın, Soros da Bush yönetiminin Irak siyasetini eleştiriyor.” Eleştirir tabii! Teksaslı kovboyun kaba saba siyaseti, saman altından su yürüten ‘Derin ABD’nin uzun vadeli hesaplarını altüst etti. Nasıl eleştirmesin?

Geçmişte Müslüman halkların basiretini bağlayabilen özgürlük, demokrasi, insan hakları edebiyatı yerlerde sürünüyor; kaba kuvvetten başka bir numarası kalmadı ABD’nin. Bu, sonun başlangıcıdır. Unutmayalım ki Ortadoğu toprakları kaba kuvvetin gelmiş geçmiş en büyük destanını yazan Moğolları bile yuttu.

Yeni Şafak

Kemalistlere açık mektup

Add comment Aralık 16th, 2006

Sakin olun. Gevşeyin biraz. Abartmayın bu işleri. ‘Başörtüsü Köşk’e çıkarsa çarpılırız’ mealinde laflar etmeyin mesela. Kemalizm’e, laikliğe bâtıl inanç gibi sarılmayın. 1920′li-30′lu yılların şartlarında yapılan konjonktürel manevralardan söz ediyoruz, hepsi bu.

Yakın tarihi yeniden ve dikkatle okuyun. Orada Kemal Paşa’nın 1921 yılında Enver Paşa’ya yazdığı bir mektup bulacaksınız; İngilizlerle anlaşmaya varıldığı takdirde İslam dünyasının hiçbir yerinde İngilizler aleyhinde tezviratta bulunulmamasına (propaganda yapılmamasına) dair bir mektup. Kurulacak yeni devletin psikolojik sınırları daha o zamandan belli olmuştu. Bu devlet emperyalizmin yoluna çıkmayacak, İslam dünyasının istiklaliyle ilgilenmeyecek, Türklerin tarihî misyonundan uzak duracaktı.

‘İslam olmasaydık işgale uğramazdık. Bakın, Bulgaristan ve Macaristan işgale uğramadı’ deyip duran İsmet Paşa ve benzerleri, yeni devletin sadece dışarıda değil içeride de İslam’dan uzak durması temayülünü güçlendirdiler.

General Muhsin Batur, ölümünden kısa bir süre önce katıldığı Cevizkabuğu adlı TV programında bu süreci şöyle anlatmıştı:

‘Batı, İslam dünyasının üzerine 1400 yıllık bir kinle yürüyordu. Türkiye’nin bu yürüyüşü tek başına durdurması mümkün değildi. Gerçekçi olalım; Yunan’ı denize dökmekle Yavuz’ların, Kanuni’lerin gücüne ulaşmış olmadık. Türkiye rövanşa hazır olmadığı için laik oldu.’

27 Mayıs’çılardan Muzaffer Özdağ da laikliği konjonktürel bir manevra olarak görüyordu. Özdağ’a göre, Asya ve Afrika’daki bütün İslam topraklarının sömürge haline gelmesiyle İslam düşmanı güçler karşısında yalnız kalan Türkiye, kurtuluş savaşına evrensel çapta bir din savaşı görünümü veremezdi; zira o günlerde uygulanabilirlik bakımından fiilen yoksun olun böyle bir sathî görünüm, emperyalist hükümetlerin bin yıllık haçlı taassubunu kolaylıkla ateşleyerek Anadolu üzerine peşpeşe yeni ordular göndermeleri sonucunu doğurabilirdi. “Türk İstiklal Savaşı’nın siyasi programının ve şiarının –lafzen ifade edilmemiş olsa dahi– laik milli Türk devleti olması kaçınılmaz bir askeri, siyasi, maddi, mantıki zaruret”ti. “Yeni Türkiye’nin baş emelinin iç ve dış barışı korumak olması ve bunun için bazı fedakarlıklara katlanması” da “sebepsiz değil”di. “Yeni Türkiye’nin laik devlet oluşu İslami iman ve itikadı reddetme, bir başka din ve mezhep arama, dinsiz toplum yaratma çabası değil, zaferle elde edilen sonuçları güvene alma, barışı koruma ve sürdürme amacıyla ilgili psikolojik, politik, diplomatik tedbir olarak görülmeli ve anlaşılmalı”ydı. (Türkiye ve Türk Dünyası Jeopolitiği Üzerine, Muzaffer Özdağ, ASAM 2001)

Toparlayalım: Batı karşısında yalnız kalan Türkiye “rövanş”a hazır olmadığı için bazı “fedakarlıklar”da bulunmuştur; Kemalizm –bilhassa laiklik- dogma olarak değil “diplomatik tedbir” olarak doğmuştur.

Kemalizm’i doğuran şartlar çoktan değişti. Asya ve Afrika’daki bütün İslam topraklarının sömürge olduğu günler geride kaldı. İslam dünyasında birçok devlet ve iktidara yürüyen birçok hareket Türkiye için potansiyel müttefik durumunda. Artık yalnız değiliz. Üstelik, Batı’ya yönelip İslam dünyasından uzaklaşmanın ve katı bir laiklik anlayışına sarılmanın Türkiye’yi Batı’nın hışmından koruyacağı tezi iflas etti. Batı’nın Sevr’den asla vazgeçmediğini söylediğinize göre bunu siz de kabul ediyorsunuz. Öyleyse nedir bu abartılı laiklik vurgusu?

‘Laiklikten vazgeçelim’ demenizi elbette beklemiyorum; ama ‘Milletin enerjisini tüketerek ve birliğimizi / dirliğimizi bozarak vatanı Batı karşısında zaafiyete düşüren katı laiklik anlayışında ısrar etmenin alemi yok. Biraz yumuşayalım da memleket rahatlasın’ demenizi bekliyorum doğrusu.

Yeni Şafak

Mondros 1918′i aşalım artık!

Add comment Aralık 13th, 2006

Almanya eski Başbakanı Helmut Schmidt diyor ki: “Bazı idealist entelektüellerin multikültürel toplum dedikleri şey, yani Avrupa kültürüyle Avrupalı olmayan kültürlerin kaynaşması, bugüne kadar hiçbir yerde gerçekleşmedi…. Sorun, bütün Hıristiyan kiliselerinin Avrupalıları yüzyıllardır farklı dinlere –özellikle de Yahudiliğe ve İslam’a– düşman olarak yetiştirmelerinden kaynaklanıyor… Bu dinlere karşı tepkisel bir içgüdü geliştirdik. Şimdi bazı idealistler hoşgörüye çağırıyorlar, ama bunun için birkaç yüzyıl geç kalmış bulunuyoruz.” (Hamburger Abendblatt, Aralık 2004)

Avrupa Birliği’nin Genişlemeden Sorumlu Temsilcisi Oliver Rehn Türkiye’ye ne kadar iyi niyet gösterirse göstersin vaziyet budur ve bu vaziyette Türkiye-Avrupa bütünleşmesi ancak Türkiye’nin İslam ülkesi olmaktan çıkması halinde gerçekleşebilir!

200 senedir kudurmuş dalgalar üzerinde sallanıp duran Türkiye’nin salim bir liman olarak görüp sığınmak istediği Avrupa, Türkiye’ye asla tam olarak açılmayacak (şahsen benim canıma minnet). Sırtımızı Avrupa Birliği’ne dayayarak Türkiye’de hakkın-hukukun önündeki bütün engelleri kaldırabileceğimize de inanmıyorum. Yine de, hakkın-hukukun önü tamamen kesilmesin diye, Avrupa Birliği oyalamacasına bir süre daha tahammül edebilirim. Ne zamana kadar? Türkiye’nin sığınabileceği salim bir liman inşa edilene kadar. Böyle bir liman henüz mevcut değil. “Amerika Birleşik Devletleri’ne sığınabiliriz, Büyük Ortadoğu Projesi içinde kendimizi emniyete alabiliriz” diyenler varsa, lütfen ABD Kongresi Bağımsız Araştırma Komsiyonu’nun Irak Raporu’na bir göz atsınlar. Büyük Ortadoğu Projesi, Irak’ta kazanılacağına kesin gözüyle bakılan Amerikan zaferi üzerinde yükselecekti; fakat mezkûr raporda özetle şöyle deniliyor: ‘Geldik, gördük, pes ettik!’

İran ve Suriye’deki rejimleri bertaraf etmeye ant içen ABD, şimdi Irak bataklığından çıkmak için o rejimlerle anlaşma yollarını arıyor. Bu arada, öteden beri doldurup doldurup boşalttığı bölgesel müttefiklerini bir kere daha satmaya hazırlanıyor. Kıssadan hisse: ABD’nin ipiyle kuyuya inilmez!

İş başa düştü. Türkiye sığınacağı limanı kendisi inşa edecek, daha doğrusu bu limanın inşasında öncü bir rol oynayacak. Nasıl mı? İslam dünyasındaki saygınlığını kolektif esenlik yolunda sonuna kadar kullanarak. Bölük pörçük İslam dünyasında birlik rüzgârları estirerek. Her şeyden önce Suriye ile siyasi / ekonomik / kültürel / askeri işbirliğini alabildiğine geliştirip –ki bu sayede istibdadın temelinde yatan şovenizm, güvenlik endişesi ve rantiye düzeni de ortadan kalkacaktır– İslam dünyasının önüne cazip bir kaynaşma / bütünleşme numunesi koyarak.

Evet, Suriye’de halkın kahir ekseriyetiyle sorunlu olmaya devam eden bir yönetim var; fakat bu yönetim bir konuda halkın kahir ekseriyetiyle aynı fikirde: Türkiye ile yoldaşlık olmazsa olmaz!

Kuzey Afrika’nın yükselen yıldızı Cezayir’de de yönetim, tıpkı halk gibi, Türkiye’yle yoldaş olmak istiyor; “Osmanlı Uluslar Topluluğu’nu kuralım” diyor, “Başta Ermeni Soykırımı iddiaları olmak üzere bütün meselelerde Türkiye’nin yanındayız” diyor.

Sudan’da, Pakistan’da, Filistin’de de yönetimler halklarla beraber Türkiye’ye ellerini uzatıyor.

Mısır yönetimi için şimdilik aynı şeyi söyleyemiyorum, fakat bir ‘derin devlet’ kuruluşu olan El-Ahram Stratejik Araştırma Merkezi yöneticilerinden kendi kulaklarımla duyduğum şu cümleler ümit verici: “Günümüz şartlarına uygun bir birlik modeli geliştirmemiz gerektiğini biz de kabul ediyoruz… Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin bütün perspektiflerimizde Mısır, İran ve Türkiye beraber yer alıyor…”

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereksiz. Hülasa: İslam dünyası kıpır kıpır, ayağa kalkıp yürümek için bir işaret bekliyor. İşaret fişeğini ateşleyecek ve yolu aydınlatacak bir siyasi istinatgâha ihtiyaç var. Bu rol için en uygun ülke Türkiye.

Tarihi bir fırsattan söz ediyorum. 1918 Mondros Mütarekesi’yle içine düştüğümüz ve o gün bugündür içinde debelenip durduğumuz çaresizlik sona erdi. Yeryüzünde bir karış özgür İslam toprağının kalmadığı, bütün beşeri yardım kanallarının kesildiği, dev işgal ordularıyla baş etmemizin mümkün görünmediği o günlerde “Ya Amerikan mandası ya İngilizlerle anlaşma”dan başka çıkış yolu bulamamış olabiliriz; Büyük Millet Meclisi Hükümeti Lozan’da son vatan parçasını müstevlilerin elinden kurtarmak için ‘Pan-İslamizm, pan-Türkizm ve Bolşevizm’den uzak duracağımıza söz veriyoruz’ demek zorunda kalmış olabilir; korkularla kurulan cumhuriyet bugüne kadar korkularla yaşamış olabilir; bu korkular Türkiye’nin zincirlerini kırmasını engellemiş olabilir… ama geçti artık! Kâbus bitti! Yenilmez olduğunu sandığımız garp orduları (İsrail ordusu dahil) patır patır dökülüyor. Müstevlilerin en rafine tezgâhları bir bir parçalanıyor. Bizi Anadolu’ya hapseden anlaşmaların yaptırım gücü kalmadı. Onları bize zorla uygulatacak bir güç kalmadı. Mondros 1918 kalmadı. Bunu görelim artık. Yeni bir güne uyanalım. Uyanalım ve İslam dünyasında birliği / dirliği sağlamak, İslam dünyasını şaha kaldırmak için canla başla çalışalım.

Berlin’e, Paris’e, Londra’ya, Washington’a gene gidip geliriz; AB ve ABD ile gene alış-veriş ederiz; Angela Merkel’in kulakları çınlasın, imtiyazlı ortaklıklar filan da kurarız; ama haysiyetimizi, şerefimizi, can ve mal güvenliğimizi Frenklere emanet edemeyiz. Sırtımızı dayayacağımız muhkem bir İslam dünyasına şiddetle ihtiyacımız var.

Efendim? Olacak şey değil’ mi dediniz? 1000 yıldır didişip durduğumuz Frenklerle canciğer kuzu sarması olabileceğimize ihtimal verebiliyorsunuz da 1000 yıl –Abbasilerin ilk dönemlerinden Osmanlı’nın son dönemine kadar– yoldaşlık ettiğimiz, kaynaştığımız, içli-dışlı olduğumuz Suriye ile yeniden bütünleşebileceğimize mi ihtimal veremiyorsunuz? ‘Osmanlı düzenini özlüyoruz’ diyen ve Türkiye’ye her türlü yatırım kanalını sonuna kadar açan Cezayir’le, Sudan’la omuz omuza yürümeyi mi imkânsız görüyorsunuz?

A evet, İslam dünyasında kargaşa var, Müslümanlar birbirini boğazlıyor; ama unutmayın, Nureddin Mahmut Zengi ve Selahaddin Eyyubi de Müslümanların birbirini boğazladığı bir ortamdan çıkmıştı. Osmanlı Cihan Devleti, hakeza.

Yeni Şafak

Önceki Yazılar